Üye Girişi

Resim Galerisi

KEMALİST DEVRİM E-DERGİ YAYINDA...


DERGİ İÇİN TIKLAYIN dergi.kemalistdevrim.org

E-posta Zinciri


Kendini Ekle KemalistDevrim
Grubu Goruntule

Sosyal aÄŸlar

Facebook'ta paylaÅŸ

Facebook Grubumuz

Çevrimiçi Üyeler

Yok
Türkiye'nin İçine Düştüğü Çelişki Nedir? Yazdır E-posta
Yazar Yönetici   
Pazar, 14 Åžubat 2010 00:12

Türkiye'nin İçine Düştüğü Çelişki Nedir?

Erol Manisalı

İki kutuplu dünya dengelerinde Batı nın kerhen içinde tuttuğu Tür­kiye Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra Batı tarafından yüzüstü bırakıldı. Sadece yüzüstü bırakılmakla da kalmadı: Batı, Türkiye üzerin­deki eski hesaplarını bir bir ortaya çıkarmaya başladı.

Bu durum karşısında Türkiye'nin "Batı taleplerini dengelemek için" yeni dış politika arayışları içinde olması gerekirdi. Ancak bu yapılamadı. Çünkü ortada "kendi çıkarlarını koruma iradesini gösterecek bir Türkiye bulunmuyordu."

Halkın büyük çoğunluğunun çıkarlarını siyasal sisteme yansıta­cak bir düzen kuramamıştık. Gâzi Mustafa Kemal'in halkçı, devletçi bir yaklaşımla çözmeye çalıştığı toplumsal ve toplumcu oluşum, Türki­ye'nin Batı kampının denetimi altına sokulmaya başlamasıyla ortadan kalkıyordu.

-              Bir taraftan 'Küçük Amerika1 olma hayalleri,

-              Öte yandan biçimsel demokrasinin öne çıkması, Batı kapitaliz­minin ve emperyalizminin Türkiye'de dal budak salmasının altyapısını hazırladı.

1960 Devrimi ve 1961 Anayasası, "toplumsal ve toplumcu geliş­menin ve gerçek demokrasinin elde edilmesinin" koşullarını getiriyordu. Türkiye'de de sosyal sınıfların siyasal sistem üzerindeki etkisi artmaya başlamıştı.

İktisatta, siyasette, savunmada ve kültürde ulusal çıkarlar ve değer­ler iç dinamikler üzerine oturtularak geliştirilebilecekti. Bunun ilk ürün­leri de alınmaya başladı. Ancak Batı kapitalizmi ve emperyalizmi Türki­ye'deki bu süreci kendisi için tehlikeli görmüştü.

Türkiye dünyanın en kritik coğrafyasında bulunan büyük ölçekli biı ülkeydi. Üstelik Türkiye Cumhuriyeti Mustafa Kemal Atatürk tarafın­dan "Batı emperyalizmine rağmen" kurulmuş ve esaret altındaki millet­ler için bir umut ışığı yakmıştı. Şimdi toplumcu kapıları aralayan ve Batı kapitalizminin çıkarlarına ters düşen yeni gelişmelere izin verilemezdi!

1961 Anayasası'nın başlatıldığı hareket durdurulmalı ve yeniden eski zeminine oturtulmalıydı. İç karışıklıklar, sağ-sol çatışmaları Batı emperyalizmi tarafından düğmeye basılarak harekete geçirildi.

-    12 Mart 1971 darbesi bir iç müdahale değildi. Türkiye'deki yeni toplumcu gelişmeleri durdurmak ve gerçek demokrasinin yerleşmeden yolunu kesmek için ABD ve diğer Batı güçleri tarafından yaptırılmıştır.

-   İçerde yapanlar bile belki de ne yaptıklarının tam olarak farkında değillerdi.

12 Mart 1971'i izleyen yıllarda Türkiye bir kaos ortamı içine itil­di. Sağ-sol çatışmaları o dönemin kullanılan en güzel maşası oldu. Ülke içerde öğrencisiyle, işçisiyle, polisiyle sağ ve sol diye ikiye ayrılarak karşı karşıya getirildi.

Böylelikle "ulusalcı politikaların Türkiye ve benzeri ülkelerde olması gereken antiemperyalist kimliği yerine", yapay iç çatışma araçları kulla­nıldı. Sağ-sol çatışması bu dönemin en cazip maşası oldu. Genç öğren­ciler, işçiler, köylüler, memurlar, esnaf, gerçek tehlikenin Batı emperya­lizminin kendisi olduğunu anlamamalıydılar.

Yapay düşmanlar yaratıldı; sağ-sol, laik-antilaik, Türk-Kürt ayrıştır­maları ve karşıtları emperyalizmin oyuncakları olarak sahnedeki yerle­rini aldılar.

Emperyalizm bu düşmanlık tohumlarını ekerek kendi kimliğini giz­liyordu. Toplumlar kendi çıkarlarının emperyalizme karşı politikalar iz­lemekten geçtiğini unutup iç çatışmalara itildiler.

Avrasya Vakfı'nda (ASAM) verdiğim konferanstan sonra bir adam yanıma geldi ve "Hocam sizinle resim çektirmek istiyorum" dedi. Ve arka­sından ekledi, "Yıllar önce ben sizin düşmanınızdım, bugün ise sizi zevk­le dinledim" dedi ve ekledi; "Biz o yıllarda bütün sol bildiklerimize savaş açmıştık" diyerek konuşmasını sürdürdü. "Peki siz kimsiniz ya da o dö­nemde kimdiniz" diye sorduğumda ise yüzündeki acı tebessümle, Komünizmle Mücadele Derneği başkanı olduğunu sesi titreyerek söylü­yordu.

İşte soğuk savaş yıllarında ve özellikle de 12 Mart 1971den başla­yan süreçte bizi birbirimize düşüren emperyalizm, "arıtiemperyalist ve ulusal kimlikte politikaların yürütülmesi yerine" Türkiye'nin emperya­lizmin kucağına düşmesine yol açıyordu.

Ve şimdi o eski dernek başkanı benim antiemperyalist görüşleri­me destek veriyor ve yan yana resim çektirmekten mutluluk duyuyordu. Türkiye'nin gerçek düşmanının Batı emperyalizmi olduğunu anlaması için, Batı'nın Osmanlı'nın son döneminde olduğu gibi yeniden üstümü­ze gelmesi gerekmişti.

Fiziki ayrışmadan kimyasal ayrışmaya

Batı emperyalizmi soğuk savaş yıllarında şu temel öğeleri maşa ola­rak kullanarak iç çatışma ortamı yarattı;

-   Sağ ve sol arasında çatışma,

-   Laik-antilaik çatışması,

-   Etnik öğelerinin istismarı.

Soğuk savaş sonrasında ABD ve AB'nin açıktan açığa Lozan'da sağlanan dengeleri ortadan kaldırma politikaları, o dönemde yürütülen politikaların da gözden geçirilip değiştirilmesini gerektiriyordu. Artık, 'komünizm geliyor' ve 'özgürlük' sloganlarını kullanamazlardı.

ABD ve AB için Türkiye konusunda esas endişe şu noktalardan kay­naklanıyordu:

-   Ya Türkiye'de de Güney Amerika'da olduğu gibi ulusalcı politika­lar gelişmeye başlarsa?

-    Ya Türkiye, Batı'nın yeni dayatmaları karşısında bölgesel bir güç haline gelirse?

Ellerindeki en önemli araçların başında gelen, eskiden beri kullan­dıkları 'sermaye faktörü'nü 'değiştirerek' devreye sokmaları yararlı ola­caktı. Yerli büyük sermaye 'Batı'nın dev şirketlerine tek yanlı bağlana­rak' kimyasal bir örgütlenme gerçekleşmeye başladı.

-   ABD ve AB'nin dev şirketlerine bağlı Türk şirketleri artık kimlik değiştirip Batı'nın Türkiye'de temsilcileri haline geliyordu.

-   Yerli büyük şirketlerin beyinleri artık Batı şirketlerinin bir parça­sı oluyordu.

-              Batı şirketleri, "kendi devletleri ve kapitalist düzenleri ile her alan­da bütünleşmişlerdi." Dolayısıyla, "Türk şirketleri de Batı çıkarlarının bir parçası oluyorlardı."

-              ABD ve AB Türkiye'de soğuk savaş sonrasında Lozan dengelerini ortadan kaldırarak politika yürüttüklerinde, yerli şirketler de bunun bir aracı haline geliyorlardı.

-               Sadece ticari ve mali çıkarlar konusunda değil; siyasi, askeri ve kültürel alanlarda da bu sermaye çevrelerinin 'Batı'nın çıkarlarına ön­celik tanıyan bir misyon' içine girdikleri görüldü.

Türkiye'deki örnekleri

-                1995'te Türkiye AB'ye Gümrük Birliği aracılığı ile bağlanırken gayri milli sermaye çevreleri bu misyonun sahibi oldular. Çünkü kendi­leri Batı'nın dev şirketlerine zaten bağlanmışlardı. 'Kendi meşrutiyetle­rini' sağlamak için Türkiye'nin de şirketler aracılığı ile bağlanması gere­kiyordu.

Gümrük Birliği ile Türkiye dış ticaret (ve iç ticaret) politikalarının, kendisinin dışındaki AB tarafından belirlendiği bir yapılanmaya sokul­du. Ayrıca Türkiye'nin, AB dışı tüm dünya ile ticari ilişkileri Brüksel'in ipoteği altına alınmış oluyordu.

-               17 Aralık 2004'te Türkiye, AB ile 'koşullu görüşmelere başlama ta­rihi alırken de', yine bu çevreler var güçleri ile çalıştılar.

Türkiye, 'Batı kapitalizmine bağımlılığı' ile geri dönemeyeceği bir tünelin içine sokulmak isteniyordu.

Türkiye'deki gayri milli sermaye çevreleri Batı'nın dev şirketlerine bağlanmışlardı; Türkiye de bütün makro politikaları ile, AB'nin denetimi altına sokuluyordu; Batı'nın şirketleri ile devletleri bütünleşme içindey­diler; Türkiye'deki dev şirketler de, "kendi ulusal politikaları olmayan Türkiye yerine", AB'ye (ve ABD'ye) bağımlı hale geliyorlardı.

Kıbrıs konusu

Türkiye'deki gayri milli sermaye çevreleri Kıbrıs konusuna ABD'nin ve AB'nin gözlüğü ile baktılar. Onların taleplerinin, "kamuoyunun tepki­si olmadan yerine getirilmesini sağlamak için" halkı yanlış bilgilendirdi­ler, halkı yönlendirdiler.

Çünkü onlar "Türkiye'nin tarafında değillerdi. Karşı tarafa bağım­lıydılar. " Ticari, mali, idari ve teknolojik bağımlılıkları en sonunda siyasi bağımlılığı da beraberinde getiriyordu. 'İşin kimyası' onlar için bu sonu­cu doğurdu. Damarlara girmiş virüsler gibi iktisadi ve siyasi yapıyı etki­lemeye başladılar.

Onlar artık, Batı emperyalizminin Türkiye içindeki uzantıları ol­muşlardı.

- 15 Aralık 2004'te Avrupa Parlamentosu'nda yaşanan olay ilginçtir. Avrupa Parlamentosu 17 Aralıktaki zirveye yönelik olarak bir karar aldı. Türkiye'de televizyon ekranlarında insanlar, ellerinde "Türkiye'ye evet" diyen parlamenterleri görmüşlerdi. Büyük sermaye medyası 70 milyon insanı aldatıyordu. Televizyonlarda bu görüntüyü yorumlayanlar, "Avru­pa Parlamentosu tarihinde ilk defa Türkiye'ye evet dedi" diyorlardı. Ve "Atatürk'ün hedeji gerçekleşti" diye de ekliyorlardı.

Oysa Avrupa Parlamentosu'nun kabul ettiği karar metni okundu­ğunda Türkiye'yi Lozan'dan Sevr'e taşımak isteyen dayatmaların yer al­dığı görülür. Büyük sermaye medyası, ancak faşist ve baskıcı yönetimler­de görülen bir yöntemle olayı tamamen saptırıyordu.

"Türkiye AB'ye artık kabul edildi" diye sunulan bu karar metninde yer alan bazı maddeler şunlardı:

a)                "Türkiye Kıbrıs'tan askerini çeksin, Rumları da Kıbrıs Cumhuri­yeti olarak tanısın" anlamına gelen net ifadeler vardı.

b)                "Türkiye 1915'te Ermenilere soykırım yaptığını kabul etsin" kararı yer alıyordu.

c)                Güneydoğu Anadolu'nun özerkliğine yönelik 3-4 ayrı madde yerleştirilmişti.

d)              Türkiye'de "etnik ve dini ayrımcılığın tahrik edilerek denetlenme­sini" AB güdümüne sokmak isteyen hükümler yer alıyordu.

e)                Misyonerlik faaliyetlerinin AB tarafından yönlendirilmesinin hükümleri getiriliyordu.

f)                Ayrıca "görüşmeler sürecinin, bir oyalama süreci olarak yürütül­mesini sağlayan" ve Türkiye'yi özel statüye götüren bütün koşul­lar hazırlanmıştı.

Türkiye aleyhine çok ağır hükümlerle dolu Avrupa Parlamentosu kararı medya tarafından "bir bayram havası yaratılarak" 70 milyon in­sana sunuluyordu. Bu bir Cumhuriyet ve halk düşmanlığı idi. İç düzen,

gayri milli sermaye çevreleri kanalı ile emperyalizmin taleplerini karşıla­yacak biçimde kurulmuştu.

Bu düzen ve 'örtülü (halka açık) faşist yapılanma' adı verilirse ger­çek, en iyi biçimde tanımlanmış olacaktır.

Türkiye'de toplumun damar ve sinir sistemine 'nüfuz etmeye baş­layan' emperyalizm, en tehlikeli örneklerini Türkiye-AB ve Türkiye- ABD ilişkilerinde ortaya koydu.

İslamcı siyasiler ve emperyalizm

Soğuk savaş sonrası siyasi İslam da yeniden Batı emperyalizminin en temel silahlarından biri oldu. Üstelik bu silah 'çok başlı füze' gibi bir­kaç hedef için birlikte kullanılıyordu.

-              Hem gayri milli sermaye çevreleri ve bölücüler gibi Batı emperya­lizminin içerdeki işbirlikçileri oldular,

-               Hem de sosyal patlamaları önleyecek bir supap, bir yastık işlevi üstlendiler.

ABD ve Avrupa Türkiye'de önceleri sağ ve sermaye ağırlıklı partile­re yaslanarak kendi çıkarlarını koruyorlardı. 1980'li yıllarda bunda başa­rılı oldular. Ancak sermayenin kurdurduğu partiler zamanla seçkinlerin partileri oldular. Kırsal alandan ve büyük kentlerdeki varoşlardan tama­men koptular.

Hem kırsal alan hem varoşlar başıboş kalmışlardı. Güney Ameri­ka'da başıboş kalan varoşlarda sol ve toplumcu siyasi partiler yeşermeye, güçlenmeye başladılar. Batı emperyalizmi açısından Türkiye'de de im­dada yetiştiler. İslamcı siyasilerin bir kısmı Batı emperyalizmi ile flörte başlayıp 'onun Türkiye'deki Truva atları' olmayı kabullendiler. Onlar da 'değişmişlerdi'. Batı emperyalizminin Türkiye'deki hedefleri ile bu gayri milli İslamcı çevrelerin hedefleri artık örtüşüyordu.

Örtüşen noktalar şunlardı:

-              Her ikisi de Türkiye'nin, "Batı'nın ipoteği altına girmesini" istiyor­lardı.

-               Her ikisi de Cumhuriyet ve Atatürk ilkelerine karşıydılar. Türki­ye Cumhuriyeti'nin temellerinin sarsılması ve yıkılması ortak hedefleri haline geldi.

Özellikle soğuk savaş sonrasında bu hedefleri daha belirgin bir bi­çimde örtüşmeye başladı. Türkiye içindeki temsilcileri bunları açık açık yazmaktan ve söylemekten de çekinmiyorlardı.

—          İçerdeki temsilcileri, "Uzun yıllardan beri ilk kez Batı'nın talepleri ile yerel talepler örtüşüyor" diyerek görüşlerini dile getirdiler.

- "80 yıldır yapamadıklarımızı şimdi artık yapabilecek duruma gel­dik" diyenler de oldu.

ABD'nin başını çektiği Batılı çevreler ise 'Islami Cumhuriyet', 'Ilımlı İslam Cumhuriyeti', 'İslami Demokrasi' gibi adlarla bu örtüş- menin kılıfını hazırlamaya başlamışlardır.

Bazı İslamcı siyasiler aynen gayri milli sermaye çevreleri ve bölücü­ler gibi Batı emperyalizminin Türkiye'deki kimyasına dahil oldular.

İslamcı siyasilerin bu tutumları "tabanlarının iç çatışma ve çelişki içi­ne düşmelerine" yol açtı. 2000'li yıllar ilerlerken bu süreç de yürüyordu.

Türkiye'nin iç dengelerindeki çelişkiler ve çatışmalar Türkiye'nin dış dengesizliklerinin de esas kaynağı oldu.