| ...Ufukta ´Ulusalcı´ Sosyalizm!.. |
|
|
| Yazar Yönetici | |||
| Cumartesi, 27 Aralık 2008 23:07 | |||
|
2 - “...Ufukta ´Ulusalcı´ Sosyalizm!..”... 'Anadolu İhtilâli' nin o en sıcak yıllarında, Mustafa Kemal PaÅŸa , bazı hallerde sonu kötüye varan, anlaÅŸmazlıklar içinde idi; buna mukabil, en umulmadık bir ÅŸekilde, 'BolÅŸevikler 'le anlaÅŸmasına ne demeli? Dilimde pelesenk olmuÅŸtur, söyleyip dururum: a/ KurtuluÅŸ Savaşı'nın ve Anadolu İhtilâli'nin en muhâtaralı aÅŸamalarında; en ünlü Türkçüler de, en ünlü Müslümanlar da, en ünlü komünistler de Gâzi'nin yanı başındaydılar. b/ BolÅŸevikler'in tâlihsizliÄŸi -belki Anadolu'nun tâlihi- kalkıştıkları Dünya İhtilâli'nin; Emperyalizm'in yeryüzünü, bir ahtapot gibi kollarıyla kuÅŸattığı, bir dönemde vukû bulmasıdır. Bu, XIX. yy. boyunca 'karşıt' sayılan 'Ulusalcılık'la 'Sosyalizm'i fena halde birbirine yaklaÅŸtırmıştı. Asya, Afrika ya da Güney Amerika 'daki; XX. yy. 'Ulusal Demokratik Devrimleri 'nin -hemen tamamının- Sosyalizm 'e yakınlığı su götürür mü? Dahası, 'Sovyet Bloku' yla, 'III. Dünya Hareketi', 'Beyaz, Hıristiyan ve Batılı' Emperyalizm' e karşı; XX. yy. boyunca hep yan yana, hatta iç içe olmadı mı? Demek ki 'Ulusalcı DevrimciliÄŸin' öncüsü 'Anadolu İhtilâli' nde, baÅŸka türlü olamazdı: Mustafa Kemal PaÅŸa , Meclis Reisi sıfatını alır almaz, Vladimir İlyiç 'ten yardım talebinde bulunmuÅŸ; o da, bilindiÄŸi gibi Gâzi 'ye ve 'ihtilâli' ne arka çıkmıştır. Peki, bu 'girizgâh' niye? Önce, ilk Meclis'teki iki 'fırka' nın, düpedüz 'komünist' olmasının nedenini anlamak için; sonra da Komintern 'in Müslüman kesiminde Sultan Galiyef 'in yardımcısı olan Mustafa Suphi Bey 'in; Ankara 'da oluÅŸturulan Sosyalist/Kemalist bileÅŸkede yer almayı neden talep ettiÄŸini; ve Gâzi 'nin bunu niye kabul ettiÄŸini kavrayabilmek için! 'Kapitalizm'in Son AÅŸaması: Emperyalizm', Batı Avrupa'da 'Amele Sınıfı'nı içinden çürütmüÅŸ; Üçüncü Dünya'da ise 'Ulusalcılar'ı, Sosyalistlerle iÅŸ ve eylem birliÄŸine götürmüÅŸtü. Hadi bunu benden duymuÅŸ olmayın da, 'Batılı' aydınlarımızın kabul edebilmesi için, ünlü bir 'Batılı' söylesin! İşin ucu 'Jakobenler'e dayanıyor... ''... ulusun toplumsallaÅŸması, doÄŸal sonucu olarak, Sosyalizm'in 'ulusallaÅŸmasını' getirir: 'Ulusal sosyalizm' teriminin, bir Nazi icâdı olmadığını söylemeye gerek bile yok. Bu terimin ilk kez, Frederick Naumann'ın oluÅŸturduÄŸu aydınlar grubu tarafından; 1885 yıllarında, Almanya'da kullanıldığı sanılıyor. (Fakat) Milliyetçilik ile sosyalizm arasındaki 'ittifak', Jakobenlerin 'ihtilalci milliyetçiliÄŸi' içindeki ilk tohumlarına kadar geri götürülebilir. Jakoben geleneÄŸinin güçlü kaldığı Fransa'da, 'Sol', ardı ardına gelen sonraki ulusal krizlerde -1871'de, 1917'de ve 1940'ta-; 'SaÄŸ'ın 'uzlaÅŸmacı' ve 'teslimiyetçiler'ine karşı, 'ulusal çıkarların' koruyucusu olarak öne çıktı. Ancak ittifakın tarihi, modern biçimiyle, Lassalle'ın eÄŸittiÄŸi Bismarck'a kadar dayanır; Bismarck Alman iÅŸçilerine, keskin ve amansız bir milliyetçilikten kazanacakları ne çok ÅŸey olduÄŸunu gösterdi...'' ''... aynı dönemde, o zamana kadar görülmemiÅŸ bir ÅŸeyi -halk yığınlarının milliyetçiliÄŸini- tanımlamak için, Büyük Britanya'da 'aşırı milliyetçilik' terimi bulunmuÅŸtu. Bir on yıl sonra da bu, karşı taraftan Harcourt'un ünlü sözleriyle, ''Biz ÅŸimdi sosyalistiz' sözleriyle yanıtlandı. Tory (Muhafazakâr) demokrasisinin baÅŸarıları, Joseph Chamberlaine'in kariyeri ve Liberal Parti'nin 1906'dan sonra, kapsamlı toplumsal reform tedbirlerini kabul etmesi... bütün bunlar, Milliyetçilik ile Sosyalizm arasındaki yakınlaÅŸmanın ilk belirtileriydi. 'Ulusal' politika, bundan sonra, halk yığınlarının desteÄŸi üzerine kurulacaktı; karşılığı, halk yığınlarının ortaklaÅŸa çıkarlarının ve tutkularının aracı haline dönüÅŸmüÅŸ olan 'ulusa baÄŸlılık'tı...'' ( Edward Hallett Carr , ''Milliyetçilik ve Sonrası'' , s. 33/34. İletiÅŸim Yayınları.) Niye kaçınılmazdı? Bir 'Batılı' nın, manasını handiyse şıp diye kavrayacağı bu satırların; ülkemizdeki bir toplumcuya ya da siyasi iktisat meraklısına çetrefil gelmesi; besbelli, toplumumuzun, Batı 'daki 'klasik geliÅŸme ÅŸeması' na uymayışındandır. Bunda muhakkak ki, o yöredeki 'mülkiyet' idraki ve uygulamasıyla bizim bu taraflardaki mülkiyet idraki ve uygulamasının birbirine uymayışı, hatta karşıt oluÅŸu yatıyor. Orada derebeyi, yalnız arazisine deÄŸil, arazinin üstünde yaÅŸayan halka da, neredeyse sahip iken; bizim burada, tımar ve zeametin mülkü, sahibinin deÄŸil; hatta, bunu iÅŸletsin ve kullansın diye ona veren PadiÅŸah'ın da deÄŸil, doÄŸrudan doÄŸruya Allah'ın idi. Osmanlı 'nın, Batılı derebeylerini 'taklidi' ne sahip olabilmesi için, zaman içinde Rumeli âyânlarının peydahlanması; hatta bunların PadiÅŸah 'a kafa tutması gerekmiÅŸtir. Bu yüzden, XIX. yy. nihayetine doÄŸru Batılı toplumlarda, 'mülk sahipleri' ile 'mülksüzler' ; yâni Burjuvazi ile İşçi Sınıfı (Proletarya) arasındaki farkı -fark da lâf mı, düpedüz karşıtlığı- ifade edebilmek amacıyla; bunların 'iki millet' sayılması bizim için anlaşılmaz, en azından zor anlaşılır bir ÅŸey! Halbuki, 'mülksüzler' in -yâni iÅŸçi sınıfı ve ortaklarının- yersiz yurtsuz, dolayısıyla 'vatansız', yâni 'beynelmilel' sayılması, doÄŸrudan bununla iliÅŸkiliydi; zira, 'vatan' sadece 'mal sahipleri' ne ait kabul edilmiÅŸti. Emperyalizm, sömürge soygunundan metropole aktardığı servetle; XX. yy. baÅŸlangıcında bu açığı kapatmış; iÅŸçilerin 'beynelmilelliÄŸi'ni ortadan kaldırmıştır: Sosyalizm'in UlusallaÅŸması, artık kaçınılmazdı. Cumhuriyet, 17.01.2005
|


