Üye Girişi

Resim Galerisi

KEMALİST DEVRİM E-DERGİ YAYINDA...


DERGİ İÇİN TIKLAYIN dergi.kemalistdevrim.org

E-posta Zinciri


Kendini Ekle KemalistDevrim
Grubu Goruntule

Sosyal aÄŸlar

Facebook'ta paylaÅŸ

Facebook Grubumuz

Çevrimiçi Üyeler

Yok
Çankaya Yazdır E-posta
Yazar Yönetici   
Cumartesi, 27 Aralık 2008 23:14
DevrimlerGerçekte deÄŸiÅŸen ne idi? Hiçbir ÅŸey, veya pek az ÅŸey... Pa­diÅŸahlık kalkmıştır ama, «bil-irs-ü velistihkak» Vahideddin'in yerine geçen Abdülmecit Halifedir ve Dolmabahçe saraymda oturmaktadır. Müslümanlıkta din ile dünyanın birbirinden ay-rılmıyacağını iddia eden hocalar, Halifenin PadiÅŸah da olması lâzım geldiÄŸi fikrinden caymamışlardır. Muhafazakâr Osmanlı ve saÄŸ eÄŸilimli Türkçüler de, hâlâ meÅŸrutiyetçidirler. Mustafa Kemal hilâfeti padiÅŸahlıktan ayırmakla ve devlet merkezini An­kara'ya nakletmekle bütün hüküm ve nüfuzu kendi ÅŸahsmda toplamak isteyen bir zorlama yapmıştır. Fakat Meclis, eski Mec­listir. Hükümet baÅŸkanını ve üyelerini ayrı ayrı o seçer. Mus­tafa Kemal de, nihayet, bu Meclisin reisidir. Bir gün meÅŸruti hükümdarlığa dönmek için, bu sistem olduÄŸu gibi kalmalıdır. «Gün doÄŸmadan meÅŸîme-i ÅŸebden neler doÄŸar?» Mustafa Ke­mal yarın ölebilir. Öldürülebilir. İtibarını kaybedebilir. Büyük gazeteler İstanbul'da çıkmaktadırlar ve halk efkânnı bu güzel «ihtimal» e hazırlamaktadırlar.

Mecliste hiç kimse Cumhuriyet kelimesinin ağıza alınması­nı istemez. Mustafa Kemal, İsmet PaÅŸa ve fikirdaÅŸları ise, sık sık, rejimdeki bu «gayr-i tabiîliÄŸin» çabuk nihayet bulması ge­rektiÄŸini ileri sürmektedirler. Yabancılara göre Türkiye'de dev­let ÅŸekli askıdadır. Bir gün kapalı bir grup konuÅŸmasmda İs­met PaÅŸa, yabancıların devlet ÅŸekli üzerindeki bu ÅŸüphelerini Milletvekillerine anlatmıştı.

Bir gün de Mustafa Kemal, galiba Avusturya'lı bir gazeteci ile görüÅŸtüÄŸü sırada «Cumhuriyet» kelimesini aÄŸzından kaçır­ması üzerine Meclisin ve İstanbul gazetecilerinin yüreÄŸi oyna­mıştır. Meclis Reisinin küçük odasına koÅŸuÅŸan bir takım Millet­vekilleri Mustafa Kemal'in bu «dil sürçünü» düzeltmesini iste­miÅŸlerdir. BaÅŸlarında Hamdullah Suphi'yi (Tanrıöver) görmek hayli tuhaftı. Yine bu küçük odada geçen konuÅŸmayı 11 Ey­lül 1923 tarihli notlarım arasında saklamışım. KonuÅŸmanın re­jim meselesine deÄŸinen kısmını buraya alıyorum: «Divandan sonra, saat yarımda, reis vekili Sabri Bey (rah­metli Sabri Toprak) ve bir iki arkadaÅŸla yemeÄŸe çıkıyorduk. Meclisin iç kapısından bahçeye ineceÄŸimiz sırada, Mustafa Ke­mal PaÅŸa'nın hademeye pabuçlarını sildirdiÄŸini görünce dur­duk. Gözünde kendini bir tuhaf deÄŸiÅŸtiren, olduÄŸundan daha zayıf ve yaÅŸlı gösteren kenarı kapaklı toz gözlüÄŸü vardı. Parti toplantısının kaçta olduÄŸunu sordu. Üçte idi:

«� Bana birde olduÄŸunu söylediler, onun için erken gel­dim, dedi.

«Odasına giderken bizi de çağırdı. Milletvekili olmakla be­raber hâlâ yaverliÄŸini yapan eski subaylardan biri, parti tüzü­ÄŸünün son ÅŸeklini getirdi. Tüzük bugün bütün milletvekilleri tarafından birer birer imzalanacaktı.

«Biraz sonra cebinden tüzüÄŸün bir nüshasını çıkardı: Sahife açığma yazdığı Fransızca bir cümleyi okudu. Bur Fransız Cum­huriyetinin «bir gayr-i kabil-i tecezzi» olduÄŸunu söyliyen cüm­le idi:

«� Dün akÅŸam Fransız ihtilâl tarihini gözden geçirdiÄŸim vakit not etmiÅŸtim, dedi ve sildi.

«Bir sualim üzerine Kanun-u esasi tadilleri meselesine geç­tik. Biraz önce içeriye giren Yunus Nadi de aramızda idi.

«Gazi dedi ki:

«� Cumhuriyet ne demektir? Kamusa baktım, «chose pub-Iique» kelimeleriyle tercüme edilmiÅŸtir. Bizde mânası ne olmalı?

«Gazi'nin, sözü hangi konu üstüne getirmek istediÄŸi belli idi. Kanun-u esaside yeni hükümet ÅŸeklini açıkça göstermek sırası geldiÄŸini söyliyen Sabri Bey :

«� Mesele bugünkü vaziyetin ifade edilmesinden ibarettir, dedi.

«Gazi: «� Ben projeyi gördüm. Çok eksik yerleri var. Bu hafta kendim uÄŸraÅŸacağım. Sonra bazı arkadaÅŸlarla hususî mü­zakerede bulunuruz ve fırkaya getiririz, dedi.

«Yunus Nadi: «Bunu en- kuvvetli zamanımızda yapmalıyız.

«Gazi, kalemini masaya vurarak:

� En kuvvetli zamanımız bugündür, dedi.

«Sonra yeni Kanun-u Esasi'nin kendi niyetine göre ilk mad­desini okudu: «Türkiye Cumhuriyet usulü ile idare olunur bir halk davetlidir.»

«Nihayet yakında cumhuriyetin ilân olunacağını Mecliste Mustafa Kemal PaÅŸa'nın aÄŸzından iÅŸitiyorduk. Haber ağızdan

ağıza yayılarak, Mecliste herkes ÅŸüpheden kurtulacaktı. Aca­ba, böyle bir havadisi ölüm haberi gibi bekliyenler harekete geçecek miydi?

«Aramızdan biri sordu:

«� Reis-i-Cumhur olduktan sonra gene Halk Fırkasının reisi kalacak mısınız?

«Gazi gülümsiyerek: «� Aramızda, öyle...» dedi.

«Reis-i-Cumhurluk müddeti üzerine konuÅŸtuk. Onun fikrin-ce Reis-i-Cumhur Büyük Millet Meclisinin de reisidir. Dört se­ne, yedi sene bahisleri geçti. Bir gayretkeÅŸ:

«� Kayd-ı-hayat ÅŸartiyle de olabilir, dedi. «Gazi sert bir tavırla bunu reddetti. «Bir arkadaÅŸ fesih hakkı meselesini açtı:

�� Gerçi ÅŸimdiki meclis için düÅŸünülecek bir ÅŸey yok. Sizin hükümetleriniz daima ekseriyet bulabilir. Fakat fırkalar çoÄŸa­lınca hükûmetsizlik tehlikeleri de baÅŸgösterebilir, buna ne çare düÅŸünüyorsunuz?

«� Millet Meclisi kendi kendini feshedebilir.

«Bu cevap emniyet verecek gibi deÄŸildi. ArkadaÅŸların orta­ya sürdüÄŸü fikirler ÅŸöyle hülâsa olunabilir: Cumhuriyeti Fran-sa'daki ÅŸekli ile almak arzusunda olanlar, bu hakkı Reis-i-Cum-hura ve hükümete bırakmak teklifinde bulundular. Eski İttihat­çı Sabri Bey fesih hakkının meÅŸrutiyet devrinde iki defa kötü­ye kullanıldığını hatırlatarak, ihtiyatlı olmayı tavsiye etti. Bir arkadaÅŸ, acaba fesih hakkı ÅŸartlarını son derece kayıtlamak, meselâ, Reis-i-Cumhur ve hükümetin, bu hakkı ancak fırkalar arasmdaki nisbetsizlik anarÅŸiye vardığı zaman kullanması da­ha doÄŸru deÄŸil midir? dedi.

«Gazi: «Millete müracaat eder, referandum yaparız» ce­vabını verdi.

«ArkadaÅŸlar bu usulün karışıklığını ve sebep olabileceÄŸi buhranları öne sürdüler. MünakaÅŸaya gene kendisinin bulduÄŸu ÅŸöyle bir formül üstünde karar kıldı: «Reis-i-Cumhur ve hükü­met, Millet Meclisi ifa-yı vazife imkânsızlığında kaldığı vakit yeni intihabat icra ettirmek hakkını haizdir.»



10 eylül'den 29 ekim'e kadar kırk dokuz gün var. Yukarı­daki notu buraya alışımın sebebi, Cumhuriyet meselesinin so­nuna kadar bir sır olarak saklanıp, bir gece, top sesleri ile an sızın ortaya çıkmış olmadığını anlatmaktır. Ankara'da ve İs­tanbul'da düÅŸünebilen, görebilen ve duyabilen herkes biliyordu ki, hiç bir yerde benzeri olmayan o rejim öyle gidemez. Bir ÅŸey olacağı, bir ÅŸey hazırlandığı belli idi. Devlet ÅŸeklinin Cumhuri­yet ve Mustafa Kemal'in Cumhurreisi olmasmı istemiyenler, halk efkârını kendileri ile beraber sürükleyeceklerine inanmak­ta idiler ve bu inanışlarında haklı idiler. Eski Türkiye'de «Cum­huriyet» sözü «Åžapka» sözü kadar kötü ve korkulu idi. Yobaz lûgatmdaki mânası ile «gâvurluk» mahiyetinde idi. Gerçi Tan­zimat'tan sonraki edebiyatta ilk Halifeler rejiminin Cumhuriyet demek olduÄŸu gibi bir iki fıkraya tesadüf olunabilir. Fakat eski Türkiye'de hiçbir zaman Cumhuriyetçilik diye bir fikir akımı olmamıştır. Olmasına da imkân yoktu. Bir Osmanlıya Cumhu­riyetçi demek, o zaman için «gâvur» demek, bugün için «komü­nist» demek gibi bir ÅŸeydi. Öyle ise Cumhuriyet, Millet Meclisi­nin bir toplanışta vereceÄŸi karar ile «emr-i vâki» olmamalı idi. Mecliste ve gazetelerde tartışmaya konulmalı idi. Ayrıca mille­tin oyu alınmak gibi tekliflere fırsat verilmeli idi. Muhafazakâr­lar böyle bir devrimi «millete istetmemenin» ne kadar kolay olduÄŸunu bilmekte idiler. Ama halk, her tarafta, medrese mu­taassıplarının ve mürteci derebeylerin katî otoritesi altmda ol­duÄŸundan Mustafa Kemal de hasımlarının elindeki bu kolaylı­ÄŸÄ±n farkmda idi.

O sıralarda Mustafa Kemal'e halife olmak teÅŸvikleri dahi yapılmıştır. Bu teklifi, Hindistan'dan Antalya milletvekili Rasib Hoca da getirdi idi. Kendi kendime hanedanın bütün itibarmı kaybederek, bir düÅŸman zırhlısının güvertesinde intihar etmiÅŸ olduÄŸu o devirde, Mustafa Kemal'in yerine Enver'i koyarım. İran'da Rıza Åžah ne yaptıysa, onun da öyle yapacağı bana pek yakın bir ihtimal gibi görünür.

1923 yılının o haftalarında Büyük Millet Meclisinde Cumhu­riyetçilik akımı var mıydı? Hayır! Mustafa Kemal ne yapsa ona itirazsız razı olacaklar dahi, içlerinden: «� KeÅŸke bunu yap­masa...» diyorlardı. Mustafa Kemal o mecliste fikir tartışmaları ile tabiî bir «ekseriyet» elde edemezdi. İnce politika taktikleri ile bir «teslimiyet» havası yaratmalı idi.

Ya vekil seçilmek, ya, yüksek Meclis ve hükümet kadrosu­na Mustafa Kemal'i firenliyeceÄŸi sanılan ÅŸahsiyetleri getirmek için el altmdan bir hizip kaynaÅŸması vardı. Mustafa Kemal bu kaynaÅŸmayı, ancak kendi hakemliÄŸi ile içinden çıkılabilecek bir buhrana doÄŸru sürükletti. Meclisteki bazı seçimleri kendi aley hine bir hareket sayarak bu oyuna gelmiyeceÄŸini gösterir bir tavır takındı. Kimsede Mustafa Kemal ile açık bir savaÅŸa giriÅŸ­mek niyeti olmadığı için, onun bu tavrı gerçekten bir anarÅŸiye doÄŸru gidildiÄŸi duygusunu yaydı. Eski arkadaşı BaÅŸvekil Fethi , Bey, bu «kuvvetli bir hükümete ihtiyaç olduÄŸu» havası içinde istifasını verdi. Mecliste birçok listeler meydana geldi. Fakat bu listelerde ÅŸahsiyet denebilecek olanlar, Mustafa Kemal'den ayrılamazlardı. Ne onlarsız bir hükümet yapmak, ne de, Mus­tafa Kemal kendilerine seçilmeyi reddetmek tavsiyesinde bu­lunduÄŸu için, onlarla bir hükümet kurmak ihtimali vardı. Öyle bir «hal ve ÅŸart» doÄŸdu ki, ya Mustafa Kemal'i düÅŸürmek, ya­hut onunla birlikte yürümek yollarından birini tutmak lâzım geldi. DüÅŸürmek mümkün olsa, bu fikir etrafında bir hayli in­san toplamak imkânı da yok deÄŸildi. Fakat düÅŸürmek mümkün deÄŸildi.

Gerçek bir ihtilâlci karşısındayız. O sonuna kadar her ÅŸeyi göze almıştır. Kimseye ne yapacağını da söylemez. Çankaya te­pesinde kendisinden her ÅŸey beklenebilecek esrarlı bir tâli kuv­veti baÄŸlamıştır. Muhalifleri ise, iÅŸlerin «kendiliÄŸinden» diledik­leri gibi geliÅŸmesini gizli gizli ve hiçbiri ortaya atılmayarak ha­zırlamaktan baÅŸka bir ÅŸey yapamamaktadırlar.

Mustafa Kemal bir ayaklanmadan korkmaz. Ordudaki zafer arkadaÅŸlarına ve halk arasındaki mistik nüfuzuna güvenmek­tedir. Komutanına ve subaylarına tamamiyle bel baÄŸladığı mu­hafız kıtası vardır. Çankaya, Türkiye�de tutunabilecek tek tepe olsa, bu muhafız kıtası ile ihtilâli o tepede savunacak ve oradan tekrar bütün memleketi etrafına toplıyacaktır. Bu, son silâhtır. Hiçbir zaman kullanmayacaktır. Fakat o türlü bir karar ve irade ile, Meclis koridorlarının kulaktan kulaÄŸa fısıltı ve küçük ter­tip taktikleri boy ölçüÅŸemez.

Nihayet 1923 ekim'inin son günleri gelip çatar, 28'i 29'a baÄŸ­layan gece, Mustafa Kemal'in sofrasında bir toplantı olmuÅŸtur. Ertesi gün Meclisten gelecekler, «� İşin içinden çıkamıyoruz. Böyle zamanlarda liderler vazifeden kaçmamalıdırlar, buhra­nın halledilmesi için Meclise yardım etmelisiniz,» diyeceklerdir. Mustafa Kemal de kısaca devlet ÅŸeklinin Cumhuriyet olmasın­dan baÅŸka çare olmadığını söyleyecektir. Åžüphesiz onu Cum-hurreisi yapacaklar. Rejim kanunu, hükümete de artık normal kabine mahiyeti verecektir. O gece yemekte bulunanların çoÄŸu, asker milletvekilleri idi. Aralarında Hariciye vekili îsmet PaÅŸa da vardı. Mustafa Kemal, sabaha doÄŸru ocak 1921 tarihli ana­yasanın birinci maddesinin sonuna ÅŸu fıkranın eklenmesine ka rar verdiler: «Türkiye devletinin ÅŸekli, Hükümet-i Cumhuriy-yedir.»



Eski rejimin son günü idi. Bunu bilenler az, bilmiyenler çok­tu. Bilenler kaygılı bir rahat içinde idiler. Rahat, çünkü mesele kökünden kesilip atılacaktı. Kaygılı, çünkü, kimbilir kaç yıl için, sadece Mustafa Kemal'in ömrüne baÄŸlı bir yabancı rejime giri­yorduk. Halkı bu rejime ısındırabilecek tek ÅŸey, Mustafa Kemal'­in baÅŸta bulunmasına alışkanlıktan ibaretti. Acaba Mustafa Ke­mal, Meclisin içinde muhafaza ettiÄŸi halk adamlığı karakterin­den uzaklaÅŸacak mıydı? Çankaya ihtilâl karargâhı olmaktan çı­kıp, yeni bir saray havasının itici merasim soÄŸukluÄŸu içinde, yaklaşılmaz, görüÅŸülmez, kaynaşılmaz bir diktatörün saltanat-kâri uzleti mi olacaktı? Kartal yuvası bozulacak mıydı? Hepimiz bir ucundan bu ÅŸüpheye tutulmuÅŸtuk. Mabeyni ve kuranası ile aramızdan ayrılıp giden Cumhurreisinde, inkılâpçıyı kaybet­mekten korkuyorduk.

Bilmiyenler, bütün günü, ateÅŸli bir hastalığın sayıklatıcı nö­betleri içinde geçirdiler. Bir Meclis hükümeti kurmak imkânı kalmamıştı. Mustafa Kemal'in arkadaÅŸlık edebileceÄŸi her ÅŸah­siyet, baÅŸvekillik veya vekillik tekliflerine:

� Hayır! cevabmı veriyordu.

Nihayet 29 ekim 1923 pazartesi günü Halk Fırkası grupu, grup idare heyeti baÅŸkanı Ali Fethi Bey'in (Okyar) baÅŸkanlı­ÄŸÄ±nda saat onda toplanmış, yeni kabine üzerinde gene çetin tartışmalar baÅŸlamıştı. İdare heyeti, bir adaylar listesi hazırla­mıştı. Listede iktisat vekilliÄŸine aday gösterilen Celâl Bey (Bayar) söz almış, «� Bu listede görülenler, çekilenlerden daha kuvvetli deÄŸildir. Mecliste ben kendimi iktisat vekilliÄŸine lâyık görmüyorum» dedi. ÖÄŸleden sonra tartışmalar çok sertleÅŸmiÅŸti. Sonra Kemalettin Sami PaÅŸa'nın verdiÄŸi takrir, oya konmuÅŸtu. Bu takrire göre «umumî reis Mustafa Kemal PaÅŸa buhrana çare bulması için davet edilmeli» idi. Mustafa Kemal Çankaya'da bu kararı bekliyordu. O gün de diÅŸi sancıyordu. Toplantı salonuna girince hemen kürsüye çıkmış:

«� Bana bir saat müsaade ediniz. Bulacağım hal tarzını arzederim, demiÅŸti.

Küçük reis odasına çekilerek orada Meclis arkadaÅŸları ile son görüÅŸmelerini yaptı. Ve yeniden toplantı salonuna gelerek, kuru ve kısa bir nutuktan sonra, hep bildiÄŸimiz takririni reise uzattı.

Muhalifler, devlet ÅŸekli meselesini bırakalım, önce hükü­met iÅŸini halledelim, veya, biz TeÅŸkilât-ı Esasiye Kanununu tâdil edebilir miyiz, gibi geciktirici tedbirler üzerinde tartışma açıl­masına çalıştılar. Tarihçi Abdurrahman Åžeref Bey: «DoÄŸan ço­cuÄŸun admı koymaktan baÅŸka ne yapıyoruz?» diyordu. 23 Ni­san 1920'den beri memleketi, sadece adı konmıyan cumhuriyet rejimi ile idare etmiyor muyduk?

Fırka toplantısındaki görüÅŸmeler hayli uzun sürdü. AkÅŸama doÄŸru, Grup toplantısı, Meclis toplantısına çevrilerek, ikinci Millet Meclisinin milletvekilleri saat sekizbuçukta TeÅŸkilât-ı Esasiye Kanunundaki tâdilleri kabul ettiler ve Mustafa Kemal'i Türkiye'nin ilk Cumhurreisi seçtiler.

Cumhuriyet teklifi oya sunulurken yanımda bulunan rah­metli ve eski valilerden, bir aralık Osmanlı Dahiliye Nazırı Ha­zım Bey'i hatırlıyorum. «� Birinci maddeyi kabul edenler?». İki elini kaldırıyor ve yarı sesle : «Aman Allah!» diyordu. İki defa daha tekrarlaması üzerine : «� Beyefendi niçin aman Al­lah?» diye sordum. «� Min küllillvücuh, yavrum, min küllil-vücuh!» demiÅŸti. Oy, sanki yüreÄŸinin içinden tırnakla sökülü­yordu.