Üye Girişi

Resim Galerisi

KEMALİST DEVRİM E-DERGİ YAYINDA...


DERGİ İÇİN TIKLAYIN dergi.kemalistdevrim.org

E-posta Zinciri


Kendini Ekle KemalistDevrim
Grubu Goruntule

Sosyal aÄŸlar

Facebook'ta paylaÅŸ

Facebook Grubumuz

Çevrimiçi Üyeler

Yok
Türk Ulusçuluğu ve Altı Ok Yazdır E-posta
Yazar Yönetici   
Cumartesi, 27 Aralık 2008 23:15
1 - Türk UlusçuluÄŸu ve Altı OkTürkiye'deki saÄŸ kesim, Osmanlı İmparatorluÄŸu'nun kuruluÅŸunun 700. Yıldönümünü, Cumhuriyete alternatif bir model içeriÄŸi içinde kutlamakla, Türklük bilincinden ne ölçüde yoksun olduÄŸunu bir kez daha ortaya koymuÅŸtur. Osmanlı Devleti, 622 yıllık bir geçmiÅŸiyle, olumlu ve olumsuz yönleriyle elbette ki biz Türklerin devletidir. Ancak nasıl bir Türk sağıdır ki, Türk ulusçuluÄŸu yerine "Osmanlı ulusçuluÄŸunu", Türk dili yerine "Osmanlıcayı", "Türk Edebiyatı" yerine "Divan Edebiyatını", Türk Kültürü yerine "Osmanlı Kültürünü" alternatif olarak ortaya çıkaran ve geliÅŸtiren; yönetici sınıfının yetiÅŸtirildiÄŸi "Enderun"a Türkleri kabul etmeyen; "etrak-ı biidrak" (algılamasız Türkler) biçimindeki hakaretamiz söylemlere tepki göstermeyen; bir baÅŸka ifadeyle, üst kültür kimliÄŸi olarak TürklüÄŸü reddeden bir imparatorluÄŸu model olarak, hem de 21. Yüzyıla girmekte olduÄŸumuz ÅŸu sıralarda -gıpta ve özlemle- önerebilirler? Kaldı ki, geriye dönüÅŸün asla mümkün olmadığı, deÄŸiÅŸimin kendisinden gayri herÅŸeyin deÄŸiÅŸtiÄŸi bir dönemde, bu kesimin, muhafazakârlığın yanısıra Türk ulusçuluÄŸuna sahip çıkmaları ise apayrı bir çeliÅŸkidir.
Tarihe damgasını vurmuÅŸ olan İngiltere Fransa, Rusya gibi devletlere bakıldığında, "ulus-devlet" yapılanmasının tüm karakteristikleri görülür. ÖrneÄŸin, İngiltere için, yalnızca "İngiliz dili, İngiliz edebiyatı, İngiliz kültürü, üzerinde güneÅŸ batmayan İngiliz devleti ideali" esas kabul edilirken; İngiliz ulusçuluÄŸunun temelleri de iÅŸte bu esaslara dayanmıştır. Türk ulusçuluÄŸunun -toplumsal, kültürel ve siyasal alanlarrda- ortaya çıkışının sözkonusu devletlere oranla çok geç tarihlere rastlaması, Osmanlı Devleti'nin üst kültür kimliÄŸi olarak "Türklük" yerine yapay bir kavram olan "Osmanlılık"ı kabul etmesi yüzündendir. Avrupa'daki imparatorlukların yanısıra, 1789 Fransız İhtilâlinden hemen sonra tüm Avrupa'yı ve de Osmanlı İmparatorluÄŸu'ndaki azınlıkları içine alan ulusçuluk hareketinden Türklerin de etkilenmesi, XIX. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren sözkonusu olmuÅŸtur. Harbiye kökenli Süleyman PaÅŸa (Şıpka Kahramanı) ve Bursalı Tahir Beyin yanısıra, tarih ve edebiyat alanında Türklük bilincini iÅŸleyen eserler veren aydınlarımız arasında Veled Çelebi, Åžinasi, Ahmet Vefik PaÅŸa, Mustafa Celâleddin PaÅŸa, Ahmet Cevdet PaÅŸa, Ali Suavi, Åžemsettin Sami, Ahmet Mithat Efendi, Necip Asım, Ömer Seyfettin, Ali Canip, Ziya Gökalp, Necip Türkçü, Fuad Köse Raif, Ahmet Hikmet MüftüoÄŸlu, Mehmet Emin Yurdakul vd. yer almıştır. Batıdaki ve de Osmanlı İmparatorluÄŸu'ndaki azınlıkların aşırı milliyetçiliklerine tepki olsa gerek, yukarıda adları yazılı aydınlarımızın bazıları Arnavut, Polonyalı, Kürt, Çerkez kökenli olsalar bile, olması gereken siyasal bilinçle alt kültür kimlikleri yerine üst kültür kimliÄŸi olan TürklüÄŸün geliÅŸimi için tüm mesailerini sarfetmiÅŸlerdir. Ayrıca, baÅŸta Gaspıralı İsmail Bey olmak üzere, Yusuf Akçura, Ahmet AÄŸaoÄŸlu, Dr. Hüseyinzade Ali Bey, Fatih Kerimi gibi Rusya kökenli Türkçüler de Türklük bilincinin verilmesinde önemli rol oynamışlardır.
Türk ulusçuluÄŸunun siyasal bir hareket olarak ortaya çıkması, İttihat ve Terakki döneminde sözkonusu olmuÅŸtur. Türk toplumunun ümmet aÅŸamasından ulus aÅŸamasına geçiÅŸ sürecini hızlandırmak için özel yasalar çıkaran ve peÅŸpeÅŸe çaÄŸdaÅŸ nitelikte bazı devrimler (kadınlara eÄŸitim ve çalışma hakkı, takvim, ölçü vb. alanlarda batı standartlarını esas alma, alfabeyi basitleÅŸtirme gibi) gerçekleÅŸtiren İttihatçılar, nerede durmaları gerektiÄŸini kestiremediklerinden, turancılık gibi sonu belirsiz bir ham hayalin peÅŸinden koÅŸma konumuna gelmiÅŸlerdir. Türk toplumu, o dönemin mazur görülebilecek koÅŸullarında bile ulusçuluÄŸun siyasallaÅŸtırılmasının tehlikesi ile ilk defa İttihat ve Terakki döneminde tanışmıştır.
Mondros Mütarekesi'nden sonra "Misak-ı Milli" ile ifadesini bulan ve matematiksel gerçekçiliÄŸi ön plana çıkaran Türk ulusçuluÄŸunun Ulusal KurtuluÅŸ Savaşı dönemindeki yansımaları, "kuvayı milliye" hareketi ile eyleme dönüÅŸüp, "tam bağımsızlık", "ulusal egemenlik" gibi amaçlara yönelik olarak geliÅŸmiÅŸtir. Mudanya Mütarekesi'nden sonra baÅŸlayan ilk siyasal devrimler sonucunda saltanat, hilâfet gibi Türk Toplumunun sırtındaki safraların atılması; Cumhuriyetin ilânı; laik hukuk sisteminin en önemli adımı olarak Tevhid-i Tedrisat yasasının kabulü ile eÄŸitim ve öÄŸretimin birleÅŸtirilmesi ve arkasından gelen diÄŸer devrimler, Türk ulusculuÄŸunun genel çerçevesini belirlemiÅŸtir. Böylece, Atatürk'ün ulusçuluk anlayışı, o dönemde tüm Avrupa'da varlığını hissettiren saldırgan (irredantist) ve ÅŸoven tipi ulusçuluk anlayışlarının tamamiyle dışında evrensel-hümanist boyutları yakalayan, Türkiye ve dünya gerçeklerine uygun bir ilkeye dönüÅŸmüÅŸtür.

ATATÜRK'E GÖRE TÜRK ULUSÇULUÄžU
AtatürkçülüÄŸün altı ilkesinden, bir baÅŸka ifadeyle Atatürk'ün kurduÄŸu Cumhuriyet Halk Partisi'nin Programını oluÅŸturan Altı Ok'tan biri olan ulusçuluk:
Türkiye sınırları içinde yaÅŸayan Türkiye halkını TÜRK ULUSU olarak kabul eder. Ulus-Devlet yapılanması içinde "Türkiye Halkları" kavramına asla yer vermez. Devletin resmi dili Türkçedir, dini yoktur, bir tek BaÅŸkent vardır, Cumhuriyetle yönetilir. Anayasada ifadesini bulmuÅŸ bu temel yapının deÄŸiÅŸtirilmesi bile önerilemez. Laik hukuk sistemi içinde dini, mezhebi, inancı, etnik kökeni ne olursa olsun, ülkede yaÅŸayan herkes Türktür. Atatürk'ün ulusçuluk anlayışı içinde ifade edilen "Ne mutlu Türküm diyene!" sloganı, ulusu oluÅŸturan bireylerin ille Türk soyu ve kökeninden gelmesi gerektiÄŸini deÄŸil, genellikle Türk soyu ve kökeninden geldiklerine iÅŸaret eder. Devletin, eÅŸit vatandaÅŸlık hukuku çerçevesinde ülkede yaÅŸayan tüm vatandaÅŸları Türklük üst kültür kimliÄŸi içinde bütünleÅŸtirmesi, Atatürk'ün ulusçuluk anlayışının özünü oluÅŸturur. Devletin bu bütüncül yaklaşımına raÄŸmen, alt kültür ulusçuluÄŸu güderek kendisini Türk kabul etmeyenlerin sorunu ise kendilerini ve bir de yasaları ilgilendirir. Türkiye'nin "yumuÅŸak karın" bölgesi olarak nitelendirilen etnik ve mezhepsel farklılıklar, yaklaşık 200 yıldır "Åžark Meselesi" adı altında Batılı emperyalist devletler ve Rusya tarafından sürekli gündemde tutulduÄŸu ve sık sık kaşındığı için, Atatürk, Lozan Barış AntlaÅŸması'nda kabul ettirdiÄŸi hükümlerle bu konuda duyarlılığını gösterir ve asla ödün vermez. Türk Devleti, Türklük bilincini esas alır; etnik ve dinsel ayrımcılığa dayalı çifte standartlı politikaları reddeder. FaÅŸizm ya da ırkçılık boyutunda ulusçuluÄŸu reddederken de, kendini Türk kabul etmeyenlerin; Türkçe dışında baÅŸka resmi dil kabul ettirmeye çalışanların; ülke toprakları içinde baÅŸka bir devlet tesis ederek baÅŸka baÅŸkent yaratmaya çalışanların; tüm bu ayrılıkçı-bölücü amaçlar doÄŸrultusunda kamu düzenine karşı ayaklananların kısaca PKK örneÄŸinde görüldüÄŸü gibi Kürt faÅŸizmini ve ÅŸovenizmini savunanların, Türk Devleti'ni parçalamada, Anayasal düzenini ortadan kaldırmada asla haklı ve özgür olamayacaklarını hukuk kuralları içinde öngörür.
Atatürk'ün ulusçuluk anlayışı, LAİKLİK, CUMHURİYETÇİLİK, DEVLETÇİLİK, DEVRİMCİLİK ve HALKÇILIK ilkeleri ile özdeÅŸtir, bir bütündür. Bu ilkelerin biri ya da birkaçı yok sayılarak Atatürk ulusçuluÄŸu tanımlanamaz, savunulamaz. ÖrneÄŸin, laiklik ilkesinin geçerli olmadığı bir düzende ulusçuluk kesinlikle olanaksızdır. Türk Toplumu için siyasal islâmcılığa hayat hakkı veren bir anlayışla ulusçuluk anlayışının birlikte telâffuzu düÅŸünülemezken, "milliyetçi-muhafazakârlık" gibi ucube bir terminolojinin siyasal hayatımızda ve hem de en yaygın bir biçimde kullanılması garip bir çeliÅŸkidir. Ümmetten ulus aÅŸamasına geçiÅŸ, sadece siyasal deÄŸil sosyolojik bir gereklilik ve gerçekliktir. Yeniden ümmet aÅŸamasına dönmeyi istemek; siyasal otorite önünde birey olmaktan vazgeçerek kulluÄŸu kabullenmek irticaın, gericiliÄŸin ta kendisidir.. Dinin toplum için gerekliliÄŸi ayrı bir olgu ve tartışma konusudur. Ulusal birliÄŸin, ulus-devlet olmanın en önemli koÅŸullarından biri, hukukta birliÄŸin saÄŸlanmasıdır. Azınlıklara iliÅŸkin hukukun yanısıra her mezhep için ayrı hukuk uygulamanın faturasını Türk Toplumu Osmanlı döneminde en ağır biçimde ödemiÅŸtir. Bu açıdan Atatürk, sadece sosyolojik gerekçeyle deÄŸil, hukuksal ve siyasal gerekçelerle de Türk ulusçuluÄŸunu ön plana çıkarmıştır. Bunu yaparken de, Araplar arasında ortaya çıkmış ancak günümüzde anlam ve önemini yitirmiÅŸ ihtilâflara dayalı mezhep ayrılıklarını hiç ama hiç dikkate almamıştır. Kur'an-ı Kerim'i geri plana atarak İslamiyeti sahtekâr muhadislerin kaleme aldıkları sahte hadislere, Ortaçağın Arap gelenek ve göreneklerine, birtakım cahil ve yetersiz ilâhiyatçıların -belki o dönemin koÅŸullarında deÄŸerlendirilebilecek- fetvalarına, içtihatlarına dayandıran; dini ekonomik ya da siyasal kendi çıkarlarına hizmet için kullanan din tüccarlarına kesinlikle ödün vermemiÅŸtir. Bir yandan sünni ÅŸeriatçılığın devlet mekanizmasından bütünüyle sökülüp atılması için devrimler gerçekleÅŸtiren Atatürk, diÄŸer yandan bin küsur yıl önce bazı Arapların yine bazı Arapları vahÅŸice öldürmesinin kinini ve hatta kan davasını sürdürmesinin Türklere düÅŸmediÄŸinin bilinci içinde aleviliÄŸe yaklaÅŸmıştır. Mezhepsel farklılıkların siyasallaÅŸtırılmasının Türk ulusculuÄŸu önünde en önemli engellerden biri olarak kabul eden Atatürk, tıpkı etnik farklılıklar gibi mezhepsel farklılıkları da, üst kültür kimliÄŸi olan Türklük bilinci içinde kaynaÅŸtırmayı hedeflemiÅŸtir.
Aynı ÅŸekilde, DEVLETÇİLİK ilkesinin dikkate alınmadığı bir Türk ulusçuluÄŸundan söz etmek, emperyalizme teslim olmakla, tam bağımsızlıktan vazgeçmekle eÅŸanlamlıdır. Siyasal, toplumsal ve ekonomik açıdan katılımcı demokrasiyi, hakça bölüÅŸümü, nimet ve fırsat eÅŸitliÄŸini öngören, sınıf kavgasını reddeden HALKÇILIK ilkesini içermeyen bir ulusçuluÄŸu düÅŸünülemez. Bir yandan ulusçuluÄŸa karşı bir proleterya diktatörlüÄŸünü savunup diÄŸer yandan Atatürk ulusçuluÄŸunu savunur görünmek nasıl bir ideolojik çeliÅŸki ya da popüler deyimle "takiyye" ise, CUMHURİYETİ savunur görünüp bir İslâm Cumhuriyeti önermek de bir baÅŸka çeliÅŸkidir. En yüzeysel tanımıyla Türk ulusçuluÄŸu, "Türk ulusunu daha ileriye götürmekse", bu ancak DEVRİMCİ olmakla olanaklıdır. Her ÅŸeyin deÄŸiÅŸim halinde olduÄŸunu kabullenmemek, bu deÄŸiÅŸime ayak uyduramamak, emperyalizme yem olmakla, bağımsızlıktan vazgeçmekle eÅŸanlamlıdır. StatükoculuÄŸu, hatta daha da gerideki deÄŸerlerin günümüzde de aynen yaÅŸatılmasını öngören muhafazakârlığın Türk ulusçuluÄŸu ile birlikte anılması eÅŸyanın tabiatına aykırıdır. Devrimci olmayan bir ulusçuluÄŸun Türk Toplumunu ileriye götürmeyeceÄŸi açık bir gerçektir.
Atatürk'e göre Türk ulusçuluÄŸu, etnik kökene ya da dinsel inançlara dayandırılamaz. Bu açıdan O, Gobineau, Hitler ve Mussolini'nin ulusçuluk anlayışlarını kökten reddetmiÅŸtir. Üstün ırk teorisine bir paçavra kadar bile deÄŸer vermemiÅŸtir. Ancak, Türk ırkçılığını reddederken de, Türk üst kimliÄŸini reddederek ülke topraklarının bir bölümü üzerinde ayrı bir devlet kurma giriÅŸiminde bulunan ayrılıkçı ırkçılara da hoÅŸgörü göstermemiÅŸtir. Milli Mücadele döneminde ve sonrasında çıkan bölücü ayaklanmalara karşı izlediÄŸi politika, O'nun bu alandaki kararlılığının ölçütüdür. UlusçuluÄŸun siyasallaÅŸtırılmasının en az dinin siyasallaÅŸtırılması kadar tehlikeli olacağını bildiÄŸi içindir ki, bir örnek oluÅŸturmak üzere 1931 yılında Türk Ocakları'nı kapatmıştır. Ulusçuluk üzerine politika yapan, ekonomik ya da siyasal rant elde eden; turancılık söylemleriyle, bir baÅŸka ifadeyle boÅŸboÄŸazlık yaparak Türkiye'nin dışpolitikasını zora sokan bu kuruluÅŸ yerine, halk eÄŸitimini tüm boyutları ile üstlenen; okuma-yazma ve beceri kursları açan; tarama dergilerine malzeme toplayan; etnografik anlamda çalışmalar yapan; halk müziÄŸi derleme çalışmalarını teÅŸvik eden Halkevleri'ni kurdurmuÅŸtur. Türk ulusçuluÄŸunun doÄŸuÅŸ ve geliÅŸimi aÅŸamasında çok önemli tarihsel iÅŸlevi olan Türk Ocakları'nın bugün fethullahçıların güdümünde bulunması, Atatürk'ün ilerigörüÅŸlülüÄŸünün önemli bir tezahürü olsa gerekir.

ATATÜRK VE YAPAY ULUSÇULUK
Atatürk, ulusçuluk ilkesinin tanımını ve çerçevesini net bir biçimde ve defalarca, hem de yoruma meydan bırakmayacak ölçüde ortaya koymuÅŸtur. Ancak, etnik, dinsel ya da ideolojik sorunları olan kimi aydınlar, iÅŸlerine geldiÄŸince adeta cımbızla seçtikleri bir ya da iki cümle ile AtatürkçülüÄŸü saptırma gayretlerini bugüne kadar sürdürmüÅŸlerdir. ÖrneÄŸin, Atatürk'e izafe edilen "Türk Milleti daha fazla dindar olmaya mecburdur" cümlesi, Atatürk ve Cumhuriyet düÅŸmanı olan ÅŸeriatçı çevrelerin en çok kullandıkları "takiyye" cümlesi olarak seçilmiÅŸtir. Türkiye'deki baÅŸta ayrılıkçı Kürt hareketi olmak üzere, her türlü terörist örgüt eylemine, etnik-sosyalist faÅŸizme karşı net bir tepki ortaya koymayan, kınayamayan bazı aydınlarımız da, Atatürk ulusçuluÄŸunun "TÜRK" olan adını yok saymakta, Türkiye'yi etnik bir mozaike benzeterek yapay bir alternatif "Türkiye ulusçuluÄŸu", yapay bir alternatif "Ne Mutlu Türkiyeliyim Diyene" sloganı oluÅŸturma çabalarını kesintisiz devam ettirmiÅŸlerdir. Bir baÅŸka ifadeyle, Osmanlı'nın etnik kimlik konusundaki yanlışlarını -sırf kendi etnik, dinsel-mezhepsel ve ideolojik sorunları nedeniyle- sürdürmeye çalışan bu aydınlar, ÅŸeriatçı, marksist ve bölücü yelpazede kendilerine yer bulmuÅŸlardır. Yedi ayrı etnik grubun yaÅŸadığı Fransa'da, üç ayrı etnik grubun yaÅŸadığı İngiltere'de, yüzün üzerinde etnik grubun yaÅŸadığı Rusya'da, hem de yüzyıllardan bugüne Fransız, İngiliz, Rus ulusçuluÄŸu yaÅŸatılırken; bin yılı aÅŸkın bir süredir, çeÅŸitli kavimlerin geçiÅŸ yolu olmuÅŸ ama sonuçta bin yılı aÅŸkın süredir Türklere vatan olan, Türk devletlerine sahne olan Türkiye topraklarında hem de çoÄŸunluk halinde yaÅŸayan Türklere ulusçuluk yapma hakkını, ulus adını kullanma hakkını çok görmek ne ölçüde tarihsel gerçeklerle baÄŸdaşır ki?!. İşte bu çeliÅŸkiye daha 1920'lerde dikkat çekmeye baÅŸlayan Atatürk, dünya tarihinde hiçbir devlet kurucusunun yapmadığı ölçüde, kurduÄŸu devletin sahiplerinin adını, dolayısıyla ulusun adını -hem de olaÄŸanüstü tanımlarla- ortaya koymuÅŸtur. İşte, bilinen bu tanımlara ayrıca açıklık getiren bazı sözleri:
Bu memleket tarihte Türk'tü, bugün Türk'tür ve sonsuza kadar Türk olarak yaÅŸayacaktır.
Benim hayatta yegâne onur kaynağım, servetim, Türklük'ten baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir.
Biz doÄŸrudan doÄŸruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk toplumudur. Bu toplumun fertleri ne kadar Türk kültürü ile dolu olursa, o topluma dayanan Cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur.
Türk milliyetçiliÄŸi, ilerleme ve geliÅŸme yolunda ve milletlerarası temas ve iliÅŸkilerde, bütün çaÄŸdaÅŸ milletlere paralel ve onlarla bir uyum içinde yürümekle beraber, Türk toplumunun özel karakterini ve baÅŸlıbaşına bağımsız kimliÄŸini korumaktır.
Türklük esastır. Bu varlığı, tarih içinde araÅŸtırmak, birbirine baÄŸlı bir tarih içinde tespit edilecek Türk medeniyeti ile öÄŸünmek, yerinde olur. Fakat, bu öÄŸünmeye lâyık olmak için, bugün çalışmak lâzımdır. Her alanda, özellikle medeniyet dünyasına eser vermek için çalışkan olmayı hedef tutmak lâzımdır.
Bu memleket, dünyanın beklemediÄŸi, asla ümit etmediÄŸi bir eÅŸsiz varlığın yüksek görüntüsüne, yüksek sahne oldu. Bu sahne en aÅŸağı 7000 senelik bir Türk beÅŸiÄŸidir. BeÅŸik tabiatın rüzgârları ile sallandı; beÅŸiÄŸin içindeki çocuk tabiatın yaÄŸmurları ile yıkandı; o çocuk tabiatın ÅŸimÅŸeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından önce korkar gibi oldu; sonra onlara alıştı; onları tabiatın babası tanıdı; onların oÄŸlu oldu. Bir gün o tabiat çocuÄŸu tabiat oldu; ÅŸimÅŸek, yıldırım, güneÅŸ oldu; Türk oldu. Türk budur: Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneÅŸtir.
Anasının ve babasının asilliÄŸi ile iftihar eden Teodoz, İtalya yarımadasına inmek isteyen Türk Atilla'ya barış müzakeresinden önce sormuÅŸ: "Siz hangi asil ailedensiniz?" Atilla da ona cevap vermiÅŸ: "Ben asil bir milletin evlâdıyım". İşte benim cevabım da size budur.
Bu dünyadan göçerek Türk milletine veda edeceklerin çocuklarına, kendinden sonra yaÅŸayacaklara, son sözü ÅŸu olmalıdır: "Benim Türk milletine, Türk Cumhuriyetine, TürklüÄŸün geleceÄŸine ait görevlerim bitmemiÅŸtir, siz onları tamamlayacaksınız. Siz de sizden sonrakilere benim sözümü tekrar ediniz". Bu sözler, bir kiÅŸinin deÄŸil, Türk ulusunun duygusunun ifadesidir. Bunu her Türk bir parola gibi kendinden sonrakilere devamlı tekrar etmekle son nefesini verecektir. Her Türk ferdinin son nefesi, Türk ulusunun nefesinin sönmeyeceÄŸini, onun sonsuz olduÄŸunu göstermelidir. Yüksek Türk, senin için yüksekliÄŸin sınırı yoktur. İşte parola budur.
Biz milliyet fikirlerini uygulamada çok gecikmiº ve çok ihmal etmiº bir milletiz. Bunun zararlarını daha fazla faaliyetle telâfiye çalışmalıyız. Bilirsiniz ki, milliyet teorisinin, milliyet idealinin yok olmasına çalışan teorinin dünya üzerinde uygulanma imkânı bulunamamıştır. Çünkü, tarih, olaylar ve gözlemler, insanlar ve milletler arasında, hep milliyetin egemen olduÄŸunu göstermiÅŸtir. Ve milliyet prensibi, aleyhindeki büyük çapta gerçek tecrübelere raÄŸmen yine milliyet hissinin öldürülemediÄŸi, kuvvetle yaÅŸadığı görülmektedir.
Dünyanın bize saygı göstermesini istiyorsak, önce bizim kendi benliÄŸimize ve milliyetimize bu saygıyı hissen, fikren, fiilen bütün davranış ve hareketlerimizle gösterelim; bilelim ki milli benliÄŸini bulamayan milletler baÅŸka milletlerin avıdır.
Bugünkü Türk milleti siyasi ve sosyal topluluÄŸu içinde kendilerine kürtlük fikri, çerkezlik fikri ve hatta lazlık fikri veya boÅŸnaklık fikri propaganda edilmek istenmiÅŸ vatandaÅŸ ve milletdaÅŸlarımız vardır. Fakat geçmiÅŸin bu keyfi idare devirlerinin sonucu olan bu yanlış adlandırmalar, düÅŸmana alet olmuÅŸ birkaç gerici, beyinsizden baÅŸka, hiçbir millet ferdi üzerinde kederlenmekten baÅŸka bir etki meydana getirmemiÅŸtir.. Çünkü bu milletin fertleri de, genel Türk toplumu gibi aynı ortak geçmiÅŸe, tarihe, ahlâka, hukuka sahip bulunuyorlar... Bugün içimizde bulunan hristiyan, musevi vatandaÅŸlar, kader ve talihlerini Türk milletine vicdani arzularıyla baÄŸlandıktan sonra kendilerine yan gözle, yabancı gözü ile bakmak; medeni Türk Milletinin asil ahlâkından beklenebilir mi?
Diyarbakırlı, Van'lı, Erzurum'lu, Trabzon'lu, İstanbul'lu, Trakya'lı ve Makedonya'lı, hep bir ırkın evlâtları, hep aynı cevherin damarlarıdır.
Siyasi varlığımızın dışında, baÅŸka ülkelerde, baÅŸka siyasi gruplarla isteyerek veya istemeyerek kader birliÄŸi etmiÅŸ, bizimle dil, ırk, kök birliÄŸine sahip ve hatta yakın, uzak tarih ve ahlâk yakınlığı görülen Türk toplulukları vardır. Tarihin bin bir olayının sonucu olan bu durum, Türk milletinin tarihen ve ilmen oluÅŸmasındaki asaleti, dayanışmayı asla bozamaz.
Türk milleti KurtuluÅŸ Savaşından beri, hattâ bu savaÅŸa atılırken bile, mahkûm milletlerin hürriyet ve bağımsızlık dâvalariyle ilgilenmeyi, o davalara yardım etmeyi benimsemiÅŸtir. Böyle olunca kendi soydaÅŸlarının hürriyet ve bağımsızlıklarına ilgisiz davranması elbette uygun görülemez. Fakat milliyet dâvası ÅŸuursuz ve ölçüsüz bir dâva ÅŸeklinde düÅŸünülmemeli ve savunulmamalıdır. Milliyet dâvası siyasi bir mücadele konusu olmadan önce ÅŸuurlu bir ideal meselesidir. Åžuurlu ideal demek pozitif bilimlere, bilimsel yöntemlere dayandırılmış bir hedef ve gaye demektir. O halde, propagandalarda denenmiÅŸ yöntemlere müracaat etmek ÅŸarttır. Hareketlerin imkân sınırları ve öncelikleri mutlaka hesaba katılmalıdır. Türkiye dışında kalmış olan Türkler, önce kültür meseleleriyle ilgilenmelidirler. Nitekim biz Türklük dâvasını böyle bir uygun ölçüde ele almış bulunuyoruz. Büyük Türk tarihine, Türk dilinin kaynaklarına, zengin lehçelerine, eski Türk eserlerine önem veriyoruz. Baykal ötesindeki Yakut Türklerinin dil ve kültürlerini bile ihmal etmiyoruz.
YurttaÅŸlarım! Az zamanda çok ve büyük iÅŸler yaptık. Bu iÅŸlerin en büyüÄŸü, temeli, Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyetidir.... Çünkü, Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir. Çünkü Türk milleti, milli birlik ve beraberlik içerisinde güçlükleri yenmesini bilmiÅŸtir. Ve çünkü, Türk milletinin yürümekte olduÄŸu ilerleme ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuÄŸu meÅŸale, müsbet ilimdir.... Büyük Türk milleti, onbeÅŸ yıldan beri, giriÅŸtiÄŸimiz iÅŸlerde baÅŸarı vadeden çok sözlerimi iÅŸittin. Bahtiyarım ki, bu sözlerimin, hiçbirinde milletimin, hakkımdaki güvenini sarsacak bir isabetsizliÄŸe uÄŸramadım. Bugün, aynı inanç ve kesinlikle söylüyorum ki, milli ideale tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk milletinin büyük millet olduÄŸunu bütün medeni dünya, az zamanda, bir kere daha tanıyacaktır. Asla ÅŸüphem yoktur ki, TürklüÄŸün unutulmuÅŸ büyük medeni niteliÄŸi ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki geliÅŸmesi ile, geleceÄŸin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneÅŸ gibi doÄŸacaktır. Türk milleti, sonsuza akıp giden her on senede, bu büyük millet bayramını daha büyük ÅŸereflerle, saadetlerle, huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim. NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!..

ATATÜRK SONRASI "ALTI OK" VE ULUSÇULUK
Atatürk'ten sonra, O'nun Türkiye Cumhuriyeti'nin temel ilkeleri olarak miras bıraktığı "Altı Ok"tan önce ulusçuluÄŸun kırıldığını görüyoruz. A.B.D.'li strateji uzmanlarınca, 1946'da Sovyetler BirliÄŸi'nin sıcak denizlere inmesini önlemek için ortaya atılan "yeÅŸil kuÅŸak" teorisinin bir sonucu olarak, ılımlı islâmcılık ve de ulusçuluk, Demokrat Parti ve daha sonra gelen saÄŸ partilerce benimsenmiÅŸtir. LaikliÄŸin önemli ölçüde tahrip edildiÄŸi Demokrat Parti dönemi, ekonomik açıdan getirileri tartışılmakla beraber, laikliÄŸi öngören devrim yasalarının çiÄŸnendiÄŸi, ÅŸeriatın hortlatıldığı kara bir dönem olarak tarihteki yerini almıştır. Ümmetçilikle ulusçuluÄŸun birbirini net bir biçimde yadsıyan kavramlar olmasına raÄŸmen, özellikle nurcular, popülist ve ikiyüzlü bir yaklaşımla ulusçuluÄŸa da sahip çıkmışlardır. Bu dönemle birlikte, "müslümanlık", "ulusçuluk" ve "antikomünistlik" kavramları, politik bir çıkar-sömürü söylemleri olarak saÄŸ kesimin tekelinde kalmıştır.
Atatürk'ün mirası olan Cumhuriyet Halk Partisi'nin altı oku, A.B.D. destekli saÄŸ partilere tepki baÄŸlamında oluÅŸturulan -tutarsız ve dayanaksız- alternatif günlük politikalar nedeniyle giderek aşınmaya baÅŸlamıştır. Sonuçta, son genel seçimlerde T.B.M.M. dışında kalan C.H.P.'nin, neden bu hale düÅŸüldüÄŸü, Atatürk'ün bu saygın mirasının nasıl harcandığı konusunda bir özeleÅŸtiriye bile gitmediÄŸi görülmüÅŸtür. Kendi içinde, özellikle Genel Kurulları'nda, hezimetin nedenleri ve sonuçları üzerinde demokratik tartışma zemini oluÅŸturulacağı yerde, kamuoyuna anlamsız hizip kavgalarının yaÅŸandığı, sandalyelerin havada uçuÅŸtuÄŸu bir görüntü verilmiÅŸtir. İşte resmen ifade edilmese de özde yaÅŸanan sıkıntılar:
C.H.P., bırakın Türk halkının, Türk solunun bile partisi olmaktan çıkmıştır. Bu partide etkili bir politika yapabilmeniz için ağırlıklı olarak ya "Kürt" ya "Alevi" ya da "Karadenizli" gruplardan birine dahil olmanız gerekmektedir. Sünni kesim içindeki ÅŸeriatçılardan nefret eden, Türklük bilincine sahip, alt kültür kimliÄŸini faÅŸist çerçevede savunmayan, bölgecilik gibi ilkellikleri reddeden C.H.P.'lilerin fazla bir ÅŸansı yoktur. II. Cumhuriyetçilerle, C.H.P. yöneticilerinin Türklük bilincine yaklaşımları arasında hiçbir fark kalmamıştır. Kürtçü bölücülüÄŸe tepki göstermeyen, hatta Türkiye'deki "halkların" kendi dillerinde eÄŸitim hakkını savunarak Atatürk'ün kurduÄŸu ulus-devletin temeline dinamit koyan bu partinin kimi yöneticilerine göre, Türk ulusçuluÄŸu, kabul edilemez bir faÅŸistliktir. Bunun için "Türk" adının yeralmadığı yapay bir ulusçuluÄŸu savunur görünmeyi yeÄŸlemektedirler.
Atatürk'ün sınırlarını çizdiÄŸi, akıla, mantığa, Türkiye'nin gerçeklerine uygun; evrensel deÄŸerleri içeren Türk ulusçuluÄŸunu reddederek altı okun birini kıran C.H.P., aynı zamanda devlete sahiplenme olgu ve zorunluluÄŸunu da redddetmiÅŸtir. Siyasal iktidar ve devlete karşı ebedi muhalefet görüntüsünü ve fonksiyonunu kabul etmiÅŸ görünen C.H.P., kabul edilmesi olanaksız bir aÅŸağılık kompleksi ile, tıpkı Türk ulusçuluÄŸunu ümmetçi saÄŸa kaptırdığı gibi, devlet yerine, devlete karşı olan unsurlara sahip çıkmayı yeÄŸlemiÅŸtir. Tipik bir örnek olarak, "insan hakları", "iÅŸkenceye karşı çıkmak" gibi evrensel deÄŸerlere sahip çıkılırken çifte standart izlenmiÅŸtir. ÖrneÄŸin, Türkiye'de bunca yıldır süren terörün kurbanı olan sade vatandaÅŸlarımıza, güvenlik kuvvetlerimize ve ailelerine en küçük ilgi esirgenirken, TİKKO, DHKP-C ve benzeri örgütlerin militanlarına "insan hakları", "iÅŸkence" vb. gerekçesiyle sahip çıkılmıştır. Yapılanlar hiç ÅŸüphesiz yanlış olmamakla birlikte eksiktir. C.H.P. Türk halkını, Türk Devletini kucaklamakta, bütünleÅŸmekte ciddi uyum sıkıntısı içindedir. Bu "kafa"nın deÄŸiÅŸmesi, ulusal içerikli yeni politikaların üretilmesi, yeni yaklaşımların belirlenmesi gereklidir...
C.H.P.'nin kırılan altı okundan bir diÄŸeri, laikliktir. C.H.P., ÅŸeriatçı yapılanmalara karşı gerekli mücadeleyi lâyıkınca yapamamıştır. Özellikle fethullahçı kadrolaÅŸmaya karşı, söylemlerin ötesinde hiçbir önlem alamayan C.H.P.'nin kimi yöneticileri, bu yapılanmanın ÅŸeyhi ile görüÅŸme yapacak ölçüde gaflet sergilemiÅŸtir. Son kaset olayından sonra tüm saÄŸ partilerin ve de D.S.P.'nin fethullahçılara destek vermesine karşılık, T.B.M.M. dışında da olsa C.H.P. yönetiminin resmi bir protestosu sözkonusu olmamıştır. Yakın geçmiÅŸe bakıldığında, Y.Ö.K., İçiÅŸleri Bakanlığı, M.E.B. ve benzeri kurum ve kuruluÅŸlardaki ÅŸeriatçı kadrolaÅŸmaya karşı koalisyon dönemlerinde bile ciddi bir önlem ve tavır alınamamıştır. Kıyımlara sadece seyirci kalınmıştır. Bu yetersizlik, oy deposu olarak görülen alevi vatandaÅŸlarımıza karşı da sözkonusu olmuÅŸtur. AraplaÅŸmamış bir inanç yapısı içinde, binlerce yıllık Türk-Türkmen kültür öÄŸelerini saklayıp günümüze kadar getirebilmiÅŸ bir kesimin mensuplarına da hak ettikleri deÄŸer ve önem verilmemiÅŸtir. Gerek, T.B.M.M. çatısı altından yapılan hakaretlere, gerek Sivas'daki dindışı, insanlıkdışı vahÅŸete ve gerekse Diyanet İşleri BaÅŸkanlığı'nda yapılması gerekli eÅŸitlik ve adalete yönelik düzenlemelere yeterli tepki ve ilgi göstermeyen bir C.H.P., bu kesimdeki Türkleri maalesef sömürmeye devam etmektedir. Aynı sömürü, Atatürk'ün kurduÄŸu devlete ve Cumhuriyet rejimine düÅŸman aşırı sol nitelikli bazı terör örgütlerince de yapılmaktadır. Güvenlik kuvvetleri ile çarpışırken ölen militanların -Türk Bayrağı deÄŸil- örgüt flamaları ile Cemevleri'nden kaldırılması, sömürünün bir baÅŸka boyutudur. LaikliÄŸin güvencesi olan Alevi Türkleri, bu sömürüden, en az camileri kullanan ÅŸeriatçılardan rahatsız olan Sünni Türkleri kadar rahatsız olsa gerekir. GörüldüÄŸü gibi, Türk sözcüÄŸünün başına Alevi-Sünni gibi eklerin getirilmesi yakışmamaktadır, sakil durmaktadır, rahatsız etmektedir. Türklerin kendilerini tanımlamaları için bu tür ayırıcı-bölücü sıfatlara gereksinimi olmadığı apaçık bir gerçektir, gerekliliktir.
C.H.P., "Uluslararası Tahkim", "A.T.", "özelleÅŸtirme" gibi konularda, altı okun biri olan "devletçiliÄŸe" ve devletçiliÄŸin olmazsa olmaz türünden "tam bağımsızlık" prensibine gereÄŸince önem vermemiÅŸtir, vermemektedir. BaÅŸta Prof.Dr. Yakup Kepenek, Prof.Dr. Korkut Boratav gibi çok sayıda deÄŸerli ekonomisti içinde barındıran C.H.P.'nin, ekonomik sorunlara ve emperyalizme karşı duyarsızlığını anlamak kesinlikle olanaksızdır. Altı okun bir diÄŸeri olan "devrimcilik", Türk toplumunu daima daha ileriye götürecek politikaların üretilmesini öngörmektedir; yoksa, adı devrimci olan ama gerçekte bir yüzyıl öncesinin dogmalarını savunan illegal örgütleri deÄŸil. C.H..P.'nin mutlaka bu oku da onarması gerekmektedir. Aynı ÅŸekilde, siyasal katılımdaki eÅŸitliÄŸi, tam demokrasiyi, sınıf çatışmasını deÄŸil toplumsal uzlaÅŸmayı, ulusal gelirin hakça paylaşımını, güçsüz kesimlerin korunmasını öngören "halkçılık" oku da hatırlanmalı ve bu ilkenin yeniden yaÅŸama geçirilmesini saÄŸlayacak politikaların üretilmesi saÄŸlanmalıdır.

SONUÇ:
GörüldüÄŸü gibi, C.H.P.'nin dayandığı "Altı Ok"un altısı da kırıktır. C.H..P., Atatürk'ün kurduÄŸu, Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk ve en köklü partisi olma vasfından uzaklaÅŸmıştır. C.H.P., içinde bulunduÄŸu ideolojik kimlik bunalımından çıkmak zorundadır. "Altı Ok"un hepsi de evrensel anlamda ve boyutlarda deÄŸerini korumaktadır, koruyacaktır da. Bunlardan birini ya da birkaçını yok saymak olanaksızdır. Atatürk'ün altı ilkesi, birbirini tamamlamaktadır, asla ayrı düÅŸünmek, ele almak sözkonusu deÄŸildir. Hiçbir hizbin, bu ilkeleri kendi kafalarına göre, kendi ideolojilerinin perspektifinden deÄŸiÅŸtirme, yorumlama hakkı da bulunmamaktadır. C.H.P.'yi var eden "Altı Ok"u beÄŸenmeyenlerin, geri bulanların gidebilecekleri daha radikal siyasal partiler mevcuttur. Aynı ÅŸekilde, Türkiye'de ulus-devlet gerçeÄŸini yadsıyarak bölücülük yapanların da gideceÄŸi bir siyasal parti hâlâ vardır. Türk ulusu, tarihi boyunca din ve mezhep kavgalarından çok sıkıntılar çekmiÅŸtir. Yeni bir yüzyıla girerken, C.H.P. ve Türkiye, mezhepçilik, bölgecilik gibi ilkel, dışarıdan kullanılmaya ve sömürüye açık hizipçiliÄŸi reddetmek, bünyesinden söküp atmak zorundadır. Kavga, lider adaylarının kavgası deÄŸildir. ÇaÄŸdaÅŸ, ileri ve aydınlık bir Türkiye'nin yarınlarının kavgasıdır.
Åžimdi, yıpranmamış yeni bir liderin yönetimindeki C.H.P., ya aslına dönerek "Altı Ok"u yeniden benimseyecek ya da altı ayda bir yapılan olaÄŸanüstü genel kurullarla kendi içindeki koltuk kavgalarını sürdürecektir. Bu seçim, sadece partinin deÄŸil, Türkiye'nin de geleceÄŸini belirleyecektir. Son Fethullah Gülen olayında da görülmüÅŸtür ki, Türk siyasal hayatında C.H.P.'siz olmamaktadır...