Üye Girişi

Resim Galerisi

KEMALİST DEVRİM E-DERGİ YAYINDA...


DERGİ İÇİN TIKLAYIN dergi.kemalistdevrim.org

E-posta Zinciri


Kendini Ekle KemalistDevrim
Grubu Goruntule

Sosyal aÄŸlar

Facebook'ta paylaÅŸ

Facebook Grubumuz

Çevrimiçi Üyeler

Yok
DEVLET VE ISLAM Yazdır E-posta
Yazar Yönetici   
Cumartesi, 13 Åžubat 2010 12:54

DEVLETİN GÖZÜYLE İKİ KAVRAM: DİN VE LAÎKLÎK!

Üç soru:

1. Din bir devlet biçimi midir?

2.  Din bir yaşam biçimi midir?

3.  Din bir inanç biçimi midir?

 

Birinci soru için evet yanıtı verdiğinizde, din artık devlet çar­kından eğitim biçimine kadar her şeyi biçimlendiren bir unsur ha­line geliyor.

ikinci soru için evet yanıtı verdiğinizde, din devletle az ya da çok, gerilimli ya da ılımlı karşı karşıya gelmeye başlıyor. Çünkü okuldan devlet kurumuna, başka insanlarla yaşamın paylaşıldığı yerlerde 'dini yaşam biçiminin içeriği, sınırları tartışılmaya başlı­yor.

Üçüncü soru için evet yanıtı verildiğinde din bireyselleşiyor. Birey, inancı neyse ona göre ibadetini yapıyor. Devletle ya da öteki insanlarla karşı karşıya geldiği alanlarda ortak kural neyse ona uyu­yor.

Bunu yazması, anlatması belki kolay ve kısa ama, yaşama ge­çirmesi o kadar kolay değil.

Avrupa'da halk, iktidarı kiliselerin elinden almak için yüzyıl­larca çaba harcadı.

Türkiye'de de bir anlamda kendisini dini önder ya da dinin temsilcisi olarak görenler, aynı zamanda iktidarın temsilciliğini is­tiyorlar.

Bu konuda hazırlanan bir raporda öncelikle dinin toplum içindeki yeri konu ediliyor, devamında da din-iktidar ilişkisi sorgu­lanıyor. Raporun bu bölümünü diline dokunmadan aktaralım: * * *

İrticai hareketlerin Türkiye'deki toplumsal özünü ve gelişim felsefesini, bilimsel ve sosyo-kültürel açıdan geçirdi­ği evreleri, çok boyutlu bir analize tabi tutabilmek, bilahare tespit edilen parametrelere göre tanımlayabilmek için, önce­likle dinin toplum üzerindeki tartışılmaz etkisini açıklamak ihtiyacı, kaçınılmaz bir faktör olarak ortaya çıkmaktadır.

insanın doğasıyla ilgili temel ihtiyaçlar iki ana gruba ay­rılmaktadır:

Yaşama içgüdüsü Ve iktidar arzusu.

Yaşama içgüdüsü:

İnsan, tüm canlılar gibi temel bir içgüdü olan yaşama içgüdüsü ile dünyaya gelir. Ancak diğer canlılardan farklı olarak akıl ve düşünce yeteneğine sahip olması, bu içgüdü­yü şuurla kullanmasına yol açar. Yaşama içgüdüsünün insan­daki en belirgin göstergesi ölüme karşı olan korkuları ve bu korkulan hareketlendirdiği direncidir.

O halde insan, dünya yaşamının sınırlı olduğunun bilin­cinde olan ve bu sınırlılığın korkusu ile yaşayan bir varlıktır.

Din, sınırlı insan yaşamına karşılık, ebedi ve sonsuz bir ruhsal yaşam vaat eder. Yaşama içgüdüsünün doğal bir so­nucu olarak insanoğlu, ebedi bir ruhsal yaşam vaadi karşı­sında korkularını yenebilmektedir.

 

Kaldı ki vaat edilen sonsuz yaşam modeli, madde dün­yasının şartları ile de kısıdı değildir.

Dünya yaşamındaki tüm maddi ve manevi tatminsizlikle­re karşın, ebedi yaşam 'iyi kullara' sadece ruh huzurunu değil, her türlü ihtiyacım kolayca elde edebileceği, hatta hiç çalışma­dan elde edebileceği bir bolluk ortamı da vaat etmektedir.

Bir başka önemli konu ise, insanın doğa yasaları karşı­sındaki çaresizliği ve sınırlı koruma kapasitesi ile ilgilidir. Bi­lim ve teknikte kaydedilen gelişmeler, insanın ortalama ya­şam süresini uzatmış, daha sağlıklı yaşama imkânlarını geliş­tirmiş, insanı çeşidi doğal tehlikelere karşı önemli ölçüde ko­ruma altına almıştır. Ancak yaşama içgüdüsü ile dünyaya ge­len insanın asla karşı koyamayacağı doğa yasalarının önünü almak mümkün olmamıştır.

İnsan, doğar, yaşlanır ve ölür...

İnsanın yaşama içgüdüsünün sonucu olan korunma ve sığınma isteği ise dinin aracılığı ile Tanrı'dır. Çünkü din, Tanrı'nın insandan istediklerini insana iletmiş, kendisine inananlara Tanrı'nın koruyuculuğunu vaat ederek, insanın en büyük ihtiyacına cevap vermiştir. İnsanoğlunun bir diğer zayıf yönü ise, bilgisinin zaman ve mekânla sınırlı oluşudur.

Bilimdeki gelişmeler günümüzde bilgi ufkunun gelişi­mine büyük katkıda bulunmuştur. Ancak bilimin buldukla­rı, bilinecek olanın sonsuzluğunu daha da açık biçimde or­taya koymaktadır.

Dinler ise insanlığın ulaşabildiği zaman ve mekân ötesi konularla ilgili aktarımlarda bulunmaktadır.

Özellikle melekler, cinler, şeytan, varoluş gibi konular, ta­mamen inanç ile kabul edilmesi mümkün olan aktarımlardır.

insan için bilgi zamanla sınırlıdır. Oysa dinler, gelecekle ilgili konularda da bilgi vererek, insanın en büyük zaafı olan geleceği öğrenme duygusuna hitap etmektedirler. Böylece in­san her şeyi bilen, geçmişin, geleceğin mudak hâkimi olan Tanrının sözleri olarak kabul ettiği dine bağlanmaktadır.

Din, bireyin kimlik kazanması açısından da önemlidir. Bir inanç grubunun ferdi olmak ve bu uğurda mücadeleye girmek, prestij ve üstünlük kazandıran bir ayrıcalıktır.

İktidar arzusu:

Her şeyi gören ve bilen Tanrı'nın emir ve buyruklarını insana ilettiği kabul edilen din, hem dünyadaki hem dünya dışındaki yaşamı belirlemede temel etken olmaktadır.

Dinlerin amacı barışık inanç toplulukları yaratmak ve dine inananların sayısını artırmaktır. Dolayısıyla tüm dinler yayılmacı bir yol izlemişlerdir. Yayılmacılık ise diğer inanç gruplarıyla çatışmayı kaçınılmaz kılmıştır.

Yayılmacılık, beraberinde siyasal ve ekonomik gücü de getirmiştir. Yeni fethedilen topraklarla birlikte iktidar gücü­nü belirleyen iki ana unsur olan servet ve insan sayısı artmış­tır. Böylece dinler, kendilerine inanan topluluklara ekono­mik ve siyasal güç de vaat etmişlerdir.

Zaman içinde inanç mücadeleleri iktidardan pay alma savaşına dönüşmüş ve bu pay, dini toplumun tüm üyelerinin iktidar olma arzusunu tatminde önemli bir rol oynar duru­ma getirmiştir.

 

Geniş bir rapordan aktardığımız bu bölüm devlet kurumları­nın dini sadece 'içinde irtica var mı' diye değil, bir bütün olarak ele aldığını ortaya koyuyor.

Yeri geldikçe vurgulanan bir gerçek var: Türkiye, Müslüman dünyasında tek laik ülke! Dinin toplum içindeki yerini irdeleyen güvenlik kurumlarının inceleme-araştırma birimlerinde doğal olarak laikliğin de tanımı- yeri konu ediliyor.

Laiklik Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın değişmez ilkele­rinden. Değiştirilmesi teklif dahi edilemiyor. Bu durumda, kitabın konusunu da oluşturan radikal dinci gruplar, dini iktidarda kalmam nın bir aracı olarak kullanmak isteyenler, şu tezi öne çıkardılar: I 'Şu laikliğin bir tarifini yapalım..

İş tarife geldi mi, elbet sonu yok. Örneğin, Milli Eğitim Bakanlığı'nın 2007 yılı bütçesine ilişkin kitapta laiklik bölümü iki tümceden oluşuyordu:

'Eğitim sisteminde laiklik esastır. İlköğretim okullarında ve li­selerde din kültürü ve ahlak bilgisi zorunlu ders olarak okutulmak­tadır.'

Bu anlayış laikliği tarif ettiğinde sözü şuraya getiriyor: 'Laiklik insanların dinini istediği gibi yaşamasıdır. Kimsenin karışmamasıdır...'

Yukarıda aktardığınız din-iktidar irdelemesine koşut olarak şimdi de laiklikle ilgili kapsamlı bir analizi paylaşalım. Bu analizin Milli Güvenlik Kurulu da dahil olmak üzere devlet kurumlarının konuya ilişkin brifing değerlendirmelerine konu olduğunu da ak­taralım...

 

Türk toplumu gerçek anlamda 18. yüzyıldan beri Batı ile ilişki içinde olup, onu anlama, ondan etkilenme, onun gi­bi olma, en azından ona benzeme çabası içine girmiştir.

Ancak, dinsel ve geleneksel kurallarla kuşatılmış top­lumsal ve kültürel yapısı bunu olanaklı kılmamıştır.

Düşüncesini toplumsal ve kültürel bir değişim eylemi­ne dönüştüren Atatürk, 1925 yılında, 'Yaptığımız ve yap­makta olduğumuz inkılâpların amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağdaş ve bütün anlam biçimiyle uygar bir toplum haline ulaştırmaktır. Bütün inkılâplarımızın temel il­kesi budur,' demiştir.

Meseleyi bu temel değerlerler doğrultusunda analiz etti­ğimizde;

Orta Asya'dan çıkan özgün Türk kültürü, Arap-İslam kültür bileşimi ve Fars kültür öğeleriyle bir sentez halinde

 

Anadolu'ya gelmiş ve buradaki yerel toplum kültürlerinden de etkilenerek çok yönlü bir kültür yapışma ulaşmıştır.

Daha sonra Batı ile başlayan ilişkiler, bu kültür yapışma, değerleri ve hayat görüşü ile tamamen farklı yeni bir boyut eklemiştir. Bu farklılık, Türk-îslam ağırlıklı Osmanlı değerle­ri ve hayat görüşünün Batı kültürü ile uyumuna imkân ver­memiştir. Bir başka deyişle Osmanlı-Türk toplumu Batı'nın üstünlüğünü sağlayan değerlere sıcak bakmamıştır. Türk-îs­lam bileşiminin benzeri, Osmanlı değerleri ve Batılı değerler arasında oluşmamış, benzer bir senteze ulaşılamamıştır.

Yayıldığı alan nedeniyle hem Batı hem Doğu toplumla­rı ile ilişki sürdürmek durumunda olan Osmanlı İmparator­luğu, bu ilişkilerinin sağlığı için, her iki tarafın kültürleri ile ilgilenmek zorunda kalmıştır.

Osmanlı imparatorluğu Batı'nın bilim, teknoloji ve ku­rumlarından yararlanmak isterken, tarihi geçmişi ile bağlı olduğu Doğu kültüründen de kopmayınca, bu iki kültürü birlikte yaşamış ve bu ikili kültür yapısını Cumhuriyet döne­mine kadar taşımıştır.

Kültür ikiliğinin başka bir boyutu da halk ile yakın çev­resi dahil yönetim kademesi ve aydın arasındaki kültür fark­lılığı olmuştur. Medresede yetişen aydınlar ile, bilgi kaynağı tarikat ve cami olan halk arasında sosyo-kültürel hiçbir ileti­şim olmadığı için, Osmanlı İmparatorluğu’nda Doğu-Batı kültür ikiliği yanma bir de aydın-halk ikiliği eklenmiştir.

Cumhuriyet'in ilam ve halifeliğin kaldırılması ile siyasal güç kaynağının ulusallaştırılmasından sonra eski iktidar ile bütünleşmiş kültür öğelerinin de değiştirilmesi gerekmiş, kaynak olarak dinsel geleneksel öğelere dayandığı için bun­ların kendi başına bırakılması düşünülmemiştir.

Kültürde ve yaşamda eski öğelerden arınma, temeli laik­lik olan ulusal politika, çağdaş toplum gereksinimlerini karşı­layan ulusal bir hukuka geçiş temel bir yapı taşı olarak benim­senmiştir.

Bu düşüncenin özünde çağdaş bir toplum yaratmak yatmaktadır.

Bunun için;

Devletin laikleşmesi ve modernleşmesi yeterli değildir. Toplumun da aynı şekilde değişmesi gerekir. Birincisi kolay­dır. Güç ile sağlanıp, otorite ile devam ettirilebilir. Anfcak ikincisinde, yani toplumun çağdaşlaşmasında aynı hareket tarzı söz konusu olamaz. Zorlama ile toplumda yüzeysel ve şekli bazı çağdaş görüntüler elde edilebilir. Fakat asıl olan dü­şüncelerdeki değişmedir.

Dinsel ve geleneksel kültür kalıpları ile çevrilmiş kapa­lı bir toplumda yaşamın tek amacının öteki dünya olduğu konusunda koşullandırılmış Türk insanı, bağımsız düşünce aşamasına ulaşamadığından, içinde bulunduğu durumu ka­bullenerek daha iyi bir yaşamın özlemini ön plana almamış­tır. Bu isteksizlik, 200 yıldır süregelen yenileşme ve çağdaş­laşma eylemlerinin tam başarıya ulaşmasını engellemiştir.

Atatürk'ün değişim eylemiyle yüzyıllardan beri konul­muş yasaların dışma çıkmayan halkı, eşit haklı özgür yurttaş­lardan kurulu bir ulus yapmıştır.

Bu temel bütünlük içinde;

Laiklik, hukuk açısından devletle din işlerinin ayrılığı, devletin, din ve vicdan özgürlüğünün gerçekleşmesi bakımın' dan yansız olmasıdır. Laikliğin sosyal açıdan işlevi ise, dini, toplumu etkileyen bir öğe olmaktan çıkarıp kişisel niteliğe büründürmesidir. Laikliğin bu yanı toplumu çağdaşlık aşa­masına ulaştırır.

Bir din, Tanrı ile insan arasındaki ilişkiyi belirleyen iba­det ve insanların kendi aralarındaki sosyal ilişkileri düzenle­yen ahlak kuralları dışına taşıyorsa, toplumsal yaşamın diğer alanlarını siyasal, hukuksal, ekonomik düzenleyici kurallar içeriyorsa, ya da birileri tarafından böyle kurallar içerdiği topluma inandırılıyorsa, din ve toplumsal yaşam arasında dinsel bir bağ kurulmuş demektir.

Bu tür ilişkiler, tarihin bütün dönemlerinde görülmüş­tür. Başlangıçta salt toplumsal amaçlı olan dinler ve bu din­ler tarafından getirilen düzenleyici kurallar, çok geçmeden siyasal amaçlarla, devlet yönetim kuralları haline dönüşmüş­tür. Böylece toplumlar, dine ve öteki dünyaya dönük düşün­ce biçiminin yönlendirdiği ekonomik ve sosyal yaşam içine girmişlerdir. Rönesans ve reformla başlayıp Aydınlanma dö­nemi ile gelişen, akla ve bilime dayalı düşünce sistemi devlet ve toplumsal yaşama laiklik ilkesini getirmiştir.

İslam dininin, siyasal, hukuksal ve ekonomik alandaki yönlendirici ve sınırlayıcı ilkeleri ise, akla dayalı çağdaş ilkeler haline getirilememiştir. Rönesans ve reform dönemi, Aydın­lanma çağı İslam dinini etkileyememiş ya da etkilemesi isten­memiştir.

Laiklik, dine akılcı bir yaklaşımdır. En yaygın ve en ka­bul gören yorumu ile de, din ve devlet ya da din ile dünya işlerini birbirinden ayrı tutmaktır. Laiklik dinin hakkını di­ne, devletin hakkını devlete veren bir kavramdır. Bilimi ve aklı yol gösterici saymaktır.

İslam’ın devletten ayrı, bağımsız, kurumlaşmış din ör­gütüne yer vermeyişi, laikleşme hareketinin örgütlü ve güç­lü bir engelle karşılaşma olasılığını azaltmıştır. Bu da sosyo­kültürel reformların uygulanmasını bir ölçüde kolaylaştır­mıştır. Bu kolaylığa rağmen, siyasal ve sosyal kurumlarda la­ikliği gerçekleştiren Cumhuriyet yönetimi, laikliğin kişiye ve topluma benimsetilmesinde çeşitli zorluklarla karşılaşmıştır.

Bu bölümün ötekilerden ayrılan yanı, devlet iki temel kavram olarak dine ve laikliğe nasıl bakıyor sorusunun yanıtını paylaşmak­tı. Bir kez daha altını çizmek gerekirse, yukarıda aktardığımız de­ğerlendirmeler, güvenlik birimlerinin ortak akılla ortaya koyduğu raporların özetiydi.