|
DEVLETİN GÖZÜYLE İKİ KAVRAM: DİN VE LAÃŽKLÃŽK! Üç soru: 1. Din bir devlet biçimi midir? 2. Din bir yaÅŸam biçimi midir? 3. Din bir inanç biçimi midir?  Birinci soru için evet yanıtı verdiÄŸinizde, din artık devlet çarÂkından eÄŸitim biçimine kadar her ÅŸeyi biçimlendiren bir unsur haÂline geliyor. ikinci soru için evet yanıtı verdiÄŸinizde, din devletle az ya da çok, gerilimli ya da ılımlı karşı karşıya gelmeye baÅŸlıyor. Çünkü okuldan devlet kurumuna, baÅŸka insanlarla yaÅŸamın paylaşıldığı yerlerde 'dini yaÅŸam biçiminin içeriÄŸi, sınırları tartışılmaya baÅŸlıÂyor. Üçüncü soru için evet yanıtı verildiÄŸinde din bireyselleÅŸiyor. Birey, inancı neyse ona göre ibadetini yapıyor. Devletle ya da öteki insanlarla karşı karşıya geldiÄŸi alanlarda ortak kural neyse ona uyuÂyor. Bunu yazması, anlatması belki kolay ve kısa ama, yaÅŸama geÂçirmesi o kadar kolay deÄŸil. Avrupa'da halk, iktidarı kiliselerin elinden almak için yüzyılÂlarca çaba harcadı. Türkiye'de de bir anlamda kendisini dini önder ya da dinin temsilcisi olarak görenler, aynı zamanda iktidarın temsilciliÄŸini isÂtiyorlar. Bu konuda hazırlanan bir raporda öncelikle dinin toplum içindeki yeri konu ediliyor, devamında da din-iktidar iliÅŸkisi sorguÂlanıyor. Raporun bu bölümünü diline dokunmadan aktaralım: * * * İrticai hareketlerin Türkiye'deki toplumsal özünü ve geliÅŸim felsefesini, bilimsel ve sosyo-kültürel açıdan geçirdiÂÄŸi evreleri, çok boyutlu bir analize tabi tutabilmek, bilahare tespit edilen parametrelere göre tanımlayabilmek için, önceÂlikle dinin toplum üzerindeki tartışılmaz etkisini açıklamak ihtiyacı, kaçınılmaz bir faktör olarak ortaya çıkmaktadır. insanın doÄŸasıyla ilgili temel ihtiyaçlar iki ana gruba ayÂrılmaktadır: YaÅŸama içgüdüsü Ve iktidar arzusu. YaÅŸama içgüdüsü: İnsan, tüm canlılar gibi temel bir içgüdü olan yaÅŸama içgüdüsü ile dünyaya gelir. Ancak diÄŸer canlılardan farklı olarak akıl ve düşünce yeteneÄŸine sahip olması, bu içgüdüÂyü ÅŸuurla kullanmasına yol açar. YaÅŸama içgüdüsünün insanÂdaki en belirgin göstergesi ölüme karşı olan korkuları ve bu korkulan hareketlendirdiÄŸi direncidir. O halde insan, dünya yaÅŸamının sınırlı olduÄŸunun bilinÂcinde olan ve bu sınırlılığın korkusu ile yaÅŸayan bir varlıktır. Din, sınırlı insan yaÅŸamına karşılık, ebedi ve sonsuz bir ruhsal yaÅŸam vaat eder. YaÅŸama içgüdüsünün doÄŸal bir soÂnucu olarak insanoÄŸlu, ebedi bir ruhsal yaÅŸam vaadi karşıÂsında korkularını yenebilmektedir.  Kaldı ki vaat edilen sonsuz yaÅŸam modeli, madde dünÂyasının ÅŸartları ile de kısıdı deÄŸildir. Dünya yaÅŸamındaki tüm maddi ve manevi tatminsizlikleÂre karşın, ebedi yaÅŸam 'iyi kullara' sadece ruh huzurunu deÄŸil, her türlü ihtiyacım kolayca elde edebileceÄŸi, hatta hiç çalışmaÂdan elde edebileceÄŸi bir bolluk ortamı da vaat etmektedir. Bir baÅŸka önemli konu ise, insanın doÄŸa yasaları karşıÂsındaki çaresizliÄŸi ve sınırlı koruma kapasitesi ile ilgilidir. BiÂlim ve teknikte kaydedilen geliÅŸmeler, insanın ortalama yaÂÅŸam süresini uzatmış, daha saÄŸlıklı yaÅŸama imkânlarını geliÅŸÂtirmiÅŸ, insanı çeÅŸidi doÄŸal tehlikelere karşı önemli ölçüde koÂruma altına almıştır. Ancak yaÅŸama içgüdüsü ile dünyaya geÂlen insanın asla karşı koyamayacağı doÄŸa yasalarının önünü almak mümkün olmamıştır. İnsan, doÄŸar, yaÅŸlanır ve ölür... İnsanın yaÅŸama içgüdüsünün sonucu olan korunma ve sığınma isteÄŸi ise dinin aracılığı ile Tanrı'dır. Çünkü din, Tanrı'nın insandan istediklerini insana iletmiÅŸ, kendisine inananlara Tanrı'nın koruyuculuÄŸunu vaat ederek, insanın en büyük ihtiyacına cevap vermiÅŸtir. İnsanoÄŸlunun bir diÄŸer zayıf yönü ise, bilgisinin zaman ve mekânla sınırlı oluÅŸudur. Bilimdeki geliÅŸmeler günümüzde bilgi ufkunun geliÅŸiÂmine büyük katkıda bulunmuÅŸtur. Ancak bilimin bulduklaÂrı, bilinecek olanın sonsuzluÄŸunu daha da açık biçimde orÂtaya koymaktadır. Dinler ise insanlığın ulaÅŸabildiÄŸi zaman ve mekân ötesi konularla ilgili aktarımlarda bulunmaktadır. Özellikle melekler, cinler, ÅŸeytan, varoluÅŸ gibi konular, taÂmamen inanç ile kabul edilmesi mümkün olan aktarımlardır. insan için bilgi zamanla sınırlıdır. Oysa dinler, gelecekle ilgili konularda da bilgi vererek, insanın en büyük zaafı olan geleceÄŸi öğrenme duygusuna hitap etmektedirler. Böylece inÂsan her ÅŸeyi bilen, geçmiÅŸin, geleceÄŸin mudak hâkimi olan Tanrının sözleri olarak kabul ettiÄŸi dine baÄŸlanmaktadır. Din, bireyin kimlik kazanması açısından da önemlidir. Bir inanç grubunun ferdi olmak ve bu uÄŸurda mücadeleye girmek, prestij ve üstünlük kazandıran bir ayrıcalıktır. İktidar arzusu: Her ÅŸeyi gören ve bilen Tanrı'nın emir ve buyruklarını insana ilettiÄŸi kabul edilen din, hem dünyadaki hem dünya dışındaki yaÅŸamı belirlemede temel etken olmaktadır. Dinlerin amacı barışık inanç toplulukları yaratmak ve dine inananların sayısını artırmaktır. Dolayısıyla tüm dinler yayılmacı bir yol izlemiÅŸlerdir. Yayılmacılık ise diÄŸer inanç gruplarıyla çatışmayı kaçınılmaz kılmıştır. Yayılmacılık, beraberinde siyasal ve ekonomik gücü de getirmiÅŸtir. Yeni fethedilen topraklarla birlikte iktidar gücüÂnü belirleyen iki ana unsur olan servet ve insan sayısı artmışÂtır. Böylece dinler, kendilerine inanan topluluklara ekonoÂmik ve siyasal güç de vaat etmiÅŸlerdir. Zaman içinde inanç mücadeleleri iktidardan pay alma savaşına dönüşmüş ve bu pay, dini toplumun tüm üyelerinin iktidar olma arzusunu tatminde önemli bir rol oynar duruÂma getirmiÅŸtir.  GeniÅŸ bir rapordan aktardığımız bu bölüm devlet kurumlarıÂnın dini sadece 'içinde irtica var mı' diye deÄŸil, bir bütün olarak ele aldığını ortaya koyuyor. Yeri geldikçe vurgulanan bir gerçek var: Türkiye, Müslüman dünyasında tek laik ülke! Dinin toplum içindeki yerini irdeleyen güvenlik kurumlarının inceleme-araÅŸtırma birimlerinde doÄŸal olarak laikliÄŸin de tanımı- yeri konu ediliyor. Laiklik Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın deÄŸiÅŸmez ilkeleÂrinden. DeÄŸiÅŸtirilmesi teklif dahi edilemiyor. Bu durumda, kitabın konusunu da oluÅŸturan radikal dinci gruplar, dini iktidarda kalmam nın bir aracı olarak kullanmak isteyenler, ÅŸu tezi öne çıkardılar: I 'Åžu laikliÄŸin bir tarifini yapalım.. İş tarife geldi mi, elbet sonu yok. ÖrneÄŸin, Milli EÄŸitim Bakanlığı'nın 2007 yılı bütçesine iliÅŸkin kitapta laiklik bölümü iki tümceden oluÅŸuyordu: 'EÄŸitim sisteminde laiklik esastır. İlköğretim okullarında ve liÂselerde din kültürü ve ahlak bilgisi zorunlu ders olarak okutulmakÂtadır.' Bu anlayış laikliÄŸi tarif ettiÄŸinde sözü ÅŸuraya getiriyor: 'Laiklik insanların dinini istediÄŸi gibi yaÅŸamasıdır. Kimsenin karışmamasıdır...' Yukarıda aktardığınız din-iktidar irdelemesine koÅŸut olarak ÅŸimdi de laiklikle ilgili kapsamlı bir analizi paylaÅŸalım. Bu analizin Milli Güvenlik Kurulu da dahil olmak üzere devlet kurumlarının konuya iliÅŸkin brifing deÄŸerlendirmelerine konu olduÄŸunu da akÂtaralım...  Türk toplumu gerçek anlamda 18. yüzyıldan beri Batı ile iliÅŸki içinde olup, onu anlama, ondan etkilenme, onun giÂbi olma, en azından ona benzeme çabası içine girmiÅŸtir. Ancak, dinsel ve geleneksel kurallarla kuÅŸatılmış topÂlumsal ve kültürel yapısı bunu olanaklı kılmamıştır. Düşüncesini toplumsal ve kültürel bir deÄŸiÅŸim eylemiÂne dönüştüren Atatürk, 1925 yılında, 'Yaptığımız ve yapÂmakta olduÄŸumuz inkılâpların amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çaÄŸdaÅŸ ve bütün anlam biçimiyle uygar bir toplum haline ulaÅŸtırmaktır. Bütün inkılâplarımızın temel ilÂkesi budur,' demiÅŸtir. Meseleyi bu temel deÄŸerlerler doÄŸrultusunda analiz ettiÂÄŸimizde; Orta Asya'dan çıkan özgün Türk kültürü, Arap-İslam kültür bileÅŸimi ve Fars kültür öğeleriyle bir sentez halinde  Anadolu'ya gelmiÅŸ ve buradaki yerel toplum kültürlerinden de etkilenerek çok yönlü bir kültür yapışma ulaÅŸmıştır. Daha sonra Batı ile baÅŸlayan iliÅŸkiler, bu kültür yapışma, deÄŸerleri ve hayat görüşü ile tamamen farklı yeni bir boyut eklemiÅŸtir. Bu farklılık, Türk-îslam ağırlıklı Osmanlı deÄŸerleÂri ve hayat görüşünün Batı kültürü ile uyumuna imkân verÂmemiÅŸtir. Bir baÅŸka deyiÅŸle Osmanlı-Türk toplumu Batı'nın üstünlüğünü saÄŸlayan deÄŸerlere sıcak bakmamıştır. Türk-îsÂlam bileÅŸiminin benzeri, Osmanlı deÄŸerleri ve Batılı deÄŸerler arasında oluÅŸmamış, benzer bir senteze ulaşılamamıştır. Yayıldığı alan nedeniyle hem Batı hem DoÄŸu toplumlaÂrı ile iliÅŸki sürdürmek durumunda olan Osmanlı İmparatorÂluÄŸu, bu iliÅŸkilerinin saÄŸlığı için, her iki tarafın kültürleri ile ilgilenmek zorunda kalmıştır. Osmanlı imparatorluÄŸu Batı'nın bilim, teknoloji ve kuÂrumlarından yararlanmak isterken, tarihi geçmiÅŸi ile baÄŸlı olduÄŸu DoÄŸu kültüründen de kopmayınca, bu iki kültürü birlikte yaÅŸamış ve bu ikili kültür yapısını Cumhuriyet döneÂmine kadar taşımıştır. Kültür ikiliÄŸinin baÅŸka bir boyutu da halk ile yakın çevÂresi dahil yönetim kademesi ve aydın arasındaki kültür farkÂlılığı olmuÅŸtur. Medresede yetiÅŸen aydınlar ile, bilgi kaynağı tarikat ve cami olan halk arasında sosyo-kültürel hiçbir iletiÂÅŸim olmadığı için, Osmanlı İmparatorluÄŸu’nda DoÄŸu-Batı kültür ikiliÄŸi yanma bir de aydın-halk ikiliÄŸi eklenmiÅŸtir. Cumhuriyet'in ilam ve halifeliÄŸin kaldırılması ile siyasal güç kaynağının ulusallaÅŸtırılmasından sonra eski iktidar ile bütünleÅŸmiÅŸ kültür öğelerinin de deÄŸiÅŸtirilmesi gerekmiÅŸ, kaynak olarak dinsel geleneksel öğelere dayandığı için bunÂların kendi başına bırakılması düşünülmemiÅŸtir. Kültürde ve yaÅŸamda eski öğelerden arınma, temeli laikÂlik olan ulusal politika, çaÄŸdaÅŸ toplum gereksinimlerini karşıÂlayan ulusal bir hukuka geçiÅŸ temel bir yapı taşı olarak benimÂsenmiÅŸtir. Bu düşüncenin özünde çaÄŸdaÅŸ bir toplum yaratmak yatmaktadır. Bunun için; Devletin laikleÅŸmesi ve modernleÅŸmesi yeterli deÄŸildir. Toplumun da aynı ÅŸekilde deÄŸiÅŸmesi gerekir. Birincisi kolayÂdır. Güç ile saÄŸlanıp, otorite ile devam ettirilebilir. Anfcak ikincisinde, yani toplumun çaÄŸdaÅŸlaÅŸmasında aynı hareket tarzı söz konusu olamaz. Zorlama ile toplumda yüzeysel ve ÅŸekli bazı çaÄŸdaÅŸ görüntüler elde edilebilir. Fakat asıl olan düÂşüncelerdeki deÄŸiÅŸmedir. Dinsel ve geleneksel kültür kalıpları ile çevrilmiÅŸ kapaÂlı bir toplumda yaÅŸamın tek amacının öteki dünya olduÄŸu konusunda koÅŸullandırılmış Türk insanı, bağımsız düşünce aÅŸamasına ulaÅŸamadığından, içinde bulunduÄŸu durumu kaÂbullenerek daha iyi bir yaÅŸamın özlemini ön plana almamışÂtır. Bu isteksizlik, 200 yıldır süregelen yenileÅŸme ve çaÄŸdaÅŸÂlaÅŸma eylemlerinin tam baÅŸarıya ulaÅŸmasını engellemiÅŸtir. Atatürk'ün deÄŸiÅŸim eylemiyle yüzyıllardan beri konulÂmuÅŸ yasaların dışma çıkmayan halkı, eÅŸit haklı özgür yurttaÅŸÂlardan kurulu bir ulus yapmıştır. Bu temel bütünlük içinde; Laiklik, hukuk açısından devletle din iÅŸlerinin ayrılığı, devletin, din ve vicdan özgürlüğünün gerçekleÅŸmesi bakımın' dan yansız olmasıdır. LaikliÄŸin sosyal açıdan iÅŸlevi ise, dini, toplumu etkileyen bir öğe olmaktan çıkarıp kiÅŸisel niteliÄŸe büründürmesidir. LaikliÄŸin bu yanı toplumu çaÄŸdaÅŸlık aÅŸaÂmasına ulaÅŸtırır. Bir din, Tanrı ile insan arasındaki iliÅŸkiyi belirleyen ibaÂdet ve insanların kendi aralarındaki sosyal iliÅŸkileri düzenleÂyen ahlak kuralları dışına taşıyorsa, toplumsal yaÅŸamın diÄŸer alanlarını siyasal, hukuksal, ekonomik düzenleyici kurallar içeriyorsa, ya da birileri tarafından böyle kurallar içerdiÄŸi topluma inandırılıyorsa, din ve toplumsal yaÅŸam arasında dinsel bir baÄŸ kurulmuÅŸ demektir. Bu tür iliÅŸkiler, tarihin bütün dönemlerinde görülmüşÂtür. BaÅŸlangıçta salt toplumsal amaçlı olan dinler ve bu dinÂler tarafından getirilen düzenleyici kurallar, çok geçmeden siyasal amaçlarla, devlet yönetim kuralları haline dönüşmüşÂtür. Böylece toplumlar, dine ve öteki dünyaya dönük düşünÂce biçiminin yönlendirdiÄŸi ekonomik ve sosyal yaÅŸam içine girmiÅŸlerdir. Rönesans ve reformla baÅŸlayıp Aydınlanma döÂnemi ile geliÅŸen, akla ve bilime dayalı düşünce sistemi devlet ve toplumsal yaÅŸama laiklik ilkesini getirmiÅŸtir. İslam dininin, siyasal, hukuksal ve ekonomik alandaki yönlendirici ve sınırlayıcı ilkeleri ise, akla dayalı çaÄŸdaÅŸ ilkeler haline getirilememiÅŸtir. Rönesans ve reform dönemi, AydınÂlanma çağı İslam dinini etkileyememiÅŸ ya da etkilemesi istenÂmemiÅŸtir. Laiklik, dine akılcı bir yaklaşımdır. En yaygın ve en kaÂbul gören yorumu ile de, din ve devlet ya da din ile dünya iÅŸlerini birbirinden ayrı tutmaktır. Laiklik dinin hakkını diÂne, devletin hakkını devlete veren bir kavramdır. Bilimi ve aklı yol gösterici saymaktır. İslam’ın devletten ayrı, bağımsız, kurumlaÅŸmış din örÂgütüne yer vermeyiÅŸi, laikleÅŸme hareketinin örgütlü ve güçÂlü bir engelle karşılaÅŸma olasılığını azaltmıştır. Bu da sosyoÂkültürel reformların uygulanmasını bir ölçüde kolaylaÅŸtırÂmıştır. Bu kolaylığa raÄŸmen, siyasal ve sosyal kurumlarda laÂikliÄŸi gerçekleÅŸtiren Cumhuriyet yönetimi, laikliÄŸin kiÅŸiye ve topluma benimsetilmesinde çeÅŸitli zorluklarla karşılaÅŸmıştır. Bu bölümün ötekilerden ayrılan yanı, devlet iki temel kavram olarak dine ve laikliÄŸe nasıl bakıyor sorusunun yanıtını paylaÅŸmakÂtı. Bir kez daha altını çizmek gerekirse, yukarıda aktardığımız deÂÄŸerlendirmeler, güvenlik birimlerinin ortak akılla ortaya koyduÄŸu raporların özetiydi.
|