Üye Girişi

Resim Galerisi

KEMALİST DEVRİM E-DERGİ YAYINDA...


DERGİ İÇİN TIKLAYIN dergi.kemalistdevrim.org

E-posta Zinciri


Kendini Ekle KemalistDevrim
Grubu Goruntule

Sosyal aÄŸlar

Facebook'ta paylaÅŸ

Facebook Grubumuz

Çevrimiçi Üyeler

Yok
UYUYAN KİM? Yazdır E-posta
Yazar Yönetici   
Pazar, 14 Åžubat 2010 00:02

                              Uyuyan Kim?

Ataol BehramoÄŸlu

Çocukluk yıllarımdan anımsadığım bir karikatür vardır. Büyük ola­sılıkla Akbaba dergisinde gördüğüm bu karikatür, bize göre geleneksel giysileri içinde, eli sopalı bir Yunanlıyı ve Yunanlının sopa attığı bir Tür­kü gösteriyordu. Şunca yıl geçtikten sonra da aklımda sözcüğü sözcüğü­ne kalan alt yazı aynen şöyleydi:

"Vur eski kölesi utandır onu

Bırakma uyusun uyandır onu"

Karikatürün çiziminden çok, sözler yer etmiş zihnimde. Bu sözlerde can acıtan, irkilten bir şey var. Ustaca söylenmişliği (tonlama, uyaklar) etkiyi artırıyor... 'Eski kölenin efendisini pataklaması, dayağı yiyen bakı­mından, aşağılanmanın varabileceği en son nokta olsa gerek...

İlkokul dönemlerimizde ve daha sonraki yıllarda, ders kitapların­dan ya da başkaca kaynaklardan kendi tarihimiz konusunda edindiğimiz bilgiler, yüzeysel, duygusal, şovencedir. Cumhuriyet döneminin bütün kuşakları için sanıyorum ki bu böyledir. Kısa bir özet yapmak gerekir­se, söylenebilecek olan şudur: Türkler Orta Asya'daki kuraklık nedeniyle Anadolu'ya göçmüş, Malazgirt'teki zaferden sonra önce Selçuklu sonra Osmanlı İmparatorluklarını kurmuş, iyi padişahlar ve devlet adamları döneminde yükselen Osmanlı İmparatorluğu, kötüleri döneminde çö­küntüye uğramış, daha sonra da çöken bu imparatorluğun yıkıntılarında Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur.

İddia ediyorum ki, bu ülkede okumuş yazmışlar arasında bu konu­da yapılacak bir soruşturmadan alınacak sonuçlar yukarıdakinden daha kapsamlı ve derinlikli olamayacaktır.

Orta Asya'dan gelen Türkler kim?

Orada ne yapıyorlardı?

Anadolu'ya gerçekten de niye geldiler?

Bu Türkler geldiğinde Anadolu'da kimler, hangi uygarlıklar vardı Türklerin gelişinden sonra Anadolu'da neler değişti?

Orta Asya'dan gelen Türkler Anadolu'da ne gibi değişimlere uğra dılar?

Selçuklu ve Osmanlı İmparatorlukları nasıl kuruldu, nasıl yükseld nasıl yıkıldı?

Bu konularda özellikle yabancı dillerdeki sayısız araştırmadan deği bizdeki ders kitaplarından söz ediyorum. Türkiye'de ilk ve orta derece li okullardaki tarih derslerinde okutulan kitapların doğru bir insanlık v ulus bilinci oluşturmaya değil, kafa karışıklığı ve bilinçsizlik yaratmayı yaradığını düşünüyorum. Kabahat bu kitapları yazanlarda değil, bütün bir eğitim sistemindedir.

Türklüğümle ilgili bilincimi oluşturan bizdeki tarih kitapları değil yurtdışı yolculuklarımda edindiğim izlenimler olmuştur. Moskova'dak bir parkta gördüğüm bir anıt tuhafıma gitmişti. Yaşmaklı bir Türk (Müs lüman) kadın diz çözmüş, kendisine süngü ya da tüfeğini doğrultan Ru: askerine yalvarıyordu. Bizde o dönemde resim ve heykel yasaklı olduğu için 19. yüzyıla (ya da daha öncelere) ilişkin bu gibi anıt'lardan yoksunuz. Yine de, beni asıl yadırgatan, bir anıtta bir kadının bu durumda gös­terilmesi olmuştu...

Bulgaristan yolculuklarımda, tarihsel yerleri gezerken, 'rehber’leri en sık kullandıkları sözlerin başında 'Türk boyunduruğu' anlamına gelir 'turetskaya iga sözcükleri geliyordu. Osmanlı egemenliği dönemini ad­landıran bu deyim sanıyorum ki bugün de geçerliliğini korumaktadır.

Bir Yunanistan yolculuğumuzda, Atina'nın girişindeki bir duvaı yazısını, gruptaki Rumca bilen arkadaş dilimize çevirmişti: "Türk kanı için!"

Çekoslovak halk kültürü konulu bir derlemedeki bölümlerden biri­nin 'Türk Egemenliği Dönemi' başlığını taşıdığını gördüğümde şaşırmış­tım.

Yugoslavya'nın (şimdiki Sırbistan'ın) Niş kentinde bir semtin adının 'Kele Kule' (kelle kule) olduğunu, buradaki bir müzede bir Osmanlı paşasının kestirdiği kafalardan artakalan kafataslarının sergilendiğini daha önce bir röportajımda yazmıştım...

Yakınlardaki bir Yunanistan yolculuğumda, o sırada bulunduğumuz küçük bir kentin İngilizce tanıtım broşüründe "altı yüzyıl süren Türk iş­gali" diye bir söz vardı. Yunanistanlı genç çevirmene, azıcık da alayla, bir işgalin altı yüzyıl süremeyeceğini, ya da altı yüzyıl süren şeyin işgal değil başka bir şey olması gerektiğini anlatmıştım...

Batıdan, doğudan, bunlara benzer çok sayıda örnek, izlenim sırala­yabilirim...

Bir ara, başka dillerde Türklere ilişkin deyimleri, başka ülkelerden edebiyatçıların yapıtlarında Türklere ve Türkiye'ye ilişkin bölümleri der­lemeye merak sarmış ve bu işte epeyce de yol almıştım...

Bunları söylemekle amacım, dünyada, özellikle de yakın coğrafya­da, bize ilişkin olumsuz duyguların ne kadar çok olduğunu göstermek değil...

Çünkü örnekler sadece olumsuzlarla da sınırlı değil.

Yugoslavya'da, aynı Niş kentinin yakınlarında ünlü bir kiliseyi ge­zerken papaz, bu tarihsel anıtın bütün bir Osmanlı egemenliği döne­minde varlığını koruduğunu, yardım ve destek gördüğünü, buna karşılık Nazi saldırıları sırasında hasara uğradığını söylemişti.

Yine bir Bulgaristan yolculuğumda, o sırada Cumhurbaşkanı Yar­dımcısı görevinde de bulunan ünlü Bulgar şairi Georgi Cagarov, bir sohbetimizde yarı şaka yarı ciddi, Balkanlar'da dirlik düzenlik için, Os­manlı egemenliği gibi bir egemenliğe gereksinim olduğunu söylemişti.

+ + +

Cagarov'un büsbütün de şaka olsun diye konuşmadığını anlamak için, bu sohbetimizden yaklaşık yirmi yıl sonraki Balkan traj edişiyle İvo Andriç'in ölümsüz yapıtı Drina Köprüsünü birlikte okumak yeter...

Bütün bunlarla asıl söylemek istediğim, dünyada ve özellikle de ül­kemizin ait olduğu (Küçük ve Büyük Asya, Kafkaslar, Ortadoğu, Bal­kanlar, Orta Avrupa, Akdeniz ülkeleri...) coğrafyada var olan (olumlu, olumsuz, karışık vb...) Türk ve Türkiye imgesinden, Başta 'aydın'ımız ol­mak üzere, kendi ülkemiz insanının habersizliği, derin bilgisizlik ve ilgi­sizliğidir...

Namık Kemal'ler kendilerine 'Osmanlı' deseler de Batı bu sözcüğü 'Türk'e çevirmiş, 'Genç Osmanlılar'ı 'Genç Türkler' yapmıştır.

Balkanlarda Yunan, Bulgar, Sırp, biraz daha geç olarak Anadolu'da Ermeni aydınları arasında ulusalcılık bilinci doğup gelişmekteyken, Os­manlı'da 'Türk' sözcüğü, geriliği, köylülüğü anlatmaktaydı...

19. yüzyılın son çeyreğinde Mehmet Emin Yurdakul'un Türkçe Şi- irler'ine kadar.

Mustafa Kemal'in esin kaynaklarından biri, insancıl, özgürlükçü Tevfik Fikret'se, bir öteki "bırak beni haykırayım" diye haykıran şairdir.

Mehmet Emin Yurdakul'daki Türklük bilinci şoven bir ulusçuluk değil, "en hakir bir insanı kardeş duyan", "esir yaratmayan bir Tanrıya iman" eden, "paçavralar içindeki yoksul"un yaraladığı bir 'ruh'tur.

'Mustafa Kemal ulusçuluğu' bu bilincin ve duygululuğun sentezi­dir...

"Özgürlük ve bağımsızlık benim kişiliğimdir" özdeyişi, bu sentezin üzerinde yükseliyor.

Bugün gelinen bir noktada Türk aydını şizofrenik bir kişilik bozul­ması yaşıyor.

Bir yanda gerici, dinsel akım.

Bir yanda şoven ulusçuluk.

Bir yanda küreselci teslimiyetçilik.

Bir yanda yurtseverlikten yoksun solculuk.

Ve her yanda tutuculuk (sekterlik) ya da fırsatçılık (oportünizm)...

Dünyanın hiçbir ülkesinde hiçbir solcu, emek ideolojisini, ulusal ai­diyetinin karşısına koymaz.

Bunun, bağımsızlığını antiemperyalist bir savaşla kazanmış bir ül­kede özellikle böyle olması gerekir.

Üstelik bu ülkenin bulunduğu coğrafyada, yukarıda sıralanan ör­neklerde görülebileceği gibi, sağcısıyla solcusuyla birçok ulus, haklı ya da haksız, kendi ulusal kimliğini Türk ve Türkiye karşıtlığı temelinde oluşturmuşken...

Yazımın girişindeki karikatüre ve zihnimden çıkmadığım söyledi­ğim alt yazıya dönüyorum...

Kimse bizim 'eski kölemiz değil ve biz kimsenin 'efendisi' değil­dik...

Fakat insanlık tarihinin en eski, en köklü uygarlıklarından birinin mirasçısı, sürdürümcüsü olduğumuzu bugün bizler yeterince kavraya­mıyor olsak da başkaları biliyor ve bir biçimde bunu bize anımsatıyor­lar...

Cumhuriyet devrimleri ise bu büyük mirasın yeni, çağdaş aşaması­dır.

Hiçbir ulus, hiçbir halk, ötekinden daha 'hakir', daha aşağı görüle­mez...

Fakat, en azından Küçük Asya'daki tarihimizin başlıca bir özelliği, bu tarihin hiçbir döneminde bir başka ulusun boyunduruğu altında ya­şanmamış oluşudur...

Sıradan halk, sokaktaki insan, bunun bilgisine olmasa bile sezgisine, içgüdüsüne sahiptir.

Bütün davranışlarında, tepkilerinde bu özelliğinin belirtileri görü­lebilir.

Aşağılık duygusu halka değil bir kısım aydınımıza özgüdür.

Milletimiz uyumuyor ama uyuÅŸturulmuÅŸ.

Bilgisi kıt, fakat sezgileri, içgüdüsü henüz sağlam...

Uyuyanlar ise, aydınlarımız ya da aydın saydıklarımızın birçoğu...

Öncelikle onların şizofrenik kişilik bozulmasından kurtulmaları ge­rekiyor.

Burada öncülük, emeğin ideolojisi olan solculukla kimliğimizin te­mellerinden birini oluşturan yurtseverlik duygusunun ayrılmaz bir bü­tün oluşturduğunu kavraması gereken solculara düşüyor...

Solcular bu sentezi yapabildikleri ve onu halka ulaştırmanın doğru dilini ve yollarını bulabildiklerinde, milletin hiç de uykuda olmadığı açık seçik görülebilecek...