Üye Girişi

Resim Galerisi

KEMALİST DEVRİM E-DERGİ YAYINDA...


DERGİ İÇİN TIKLAYIN dergi.kemalistdevrim.org

E-posta Zinciri


Kendini Ekle KemalistDevrim
Grubu Goruntule

Sosyal aÄŸlar

Facebook'ta paylaÅŸ

Facebook Grubumuz

Çevrimiçi Üyeler

Yok
Ulusal Cepheyi Kurmanın Sırası Gelmiştir Yazdır E-posta
Yazar Yönetici   
Pazar, 14 Åžubat 2010 00:20

Ulusal Cepheyi Kurmanın Sırası Gelmiştir

Sina AkÅŸin

Türkiye bugün yokuş aşağı gitmektedir. 'Aracımızı' denetim altına almazsak korkunç bir kazaya uğrayacağımız kesin gibi görünmektedir. Ne var ki, bir yandan devletlilerimiz, bir yandan aslan medyamız ve on­lara alet olan sözümona aydınlarımız, sünnet çocuklarını avutan palya­çolar gibi, bize, hiçbir şey yokmuş, işler yolundaymış izlenimi vermek için var güçleriyle çabalıyorlar. Bir an önce uyanmamız gerekiyor. Yurt­severlerin bu gidişe hayır demeleri ve iktidara gelip Atatürk devrimini kaldığı yerden sürdürmeleri gerekiyor.

Bu acıklı duruma nasıl düştüğümüzü kısaca anımsatayım. Dostlar, bizi borca hatırdılar ve borçkolik olduk. Kim batırdı? "Günümüzde medeniyet, kredi medeniyetidir", "Borç yiğidin kamçısıdır" diyen, ne ka­dar borç para gerektiğini soran gazeteciye, "Sınır yok. Ne kadar olur­sa" diyen devletlilerimiz hatırdılar. "Almasaydınız, almasaydık" diyen­ler oluyor. Doğru, ama borç verenlerin de günahı, sorumluluğu yok mu? Onların da var. Sermayenin en az tehlikeli, en 'rahat' yatırımı borç ver­mektir. Ticarete, sanayiye yatırım yapmak demek, uğraşmak, didinmek, baş ağrısı demek. Verirsin borcu, yan gelip yatarsın, faizleri toplarsın. O bakımdan, para babaları borç verebilmek için ülkelerin devletlilerinin ağzından girip burunlarından çıkarlar, kandırmak için her çareye başvu­rurlar. Gündelik yaşamımızda, banka memurlarının sokaklarda bile bizi çevirip kredi kartı vermek için nasıl yırtındıklarını görüyoruz.

Böylece borca batarsınız. Para babalarının devletleri de -ki bunlar emperyalist devletlerdir- borca batık bir ülkenin nasıl boynu eğik oldu­ğunu bildikleri için, sizi borca batırmak için ayrıca çabalarlar. Devletlile­rinize borçlanmanın ne denli hoş, şık bir şey olduğunu fısıldarlar. Başka şeyler de yaptıklarından kuşkunuz olmasın.

Borca batmak korkunç bir şey. Kişisel yaşamımızda borca batık ol­manın, hatta yalnızca borçlu olmanın bize ne denli kötü bir duygu verdi­ğini hepimiz biliriz. Aynı duyguyu devleti yönetmekle yükümlü devletli­lerimiz duymadılarsa ve duymuyorlarsa, bunlara hangi sıfat ya da sıfatla­rı yakıştıracağız? Ya seçimlerde bu gibilere sürekli, kuzu kuzu oy veren­ler? Onlara da vereceğimiz sıfatlar olmalıdır. Tabii, bu dizgeyi (çokpar- tili dizgeyi) zamanı gelmeden başımıza saran kişiyi de -İsmet İnönü'yü de- tarih önünde değerlendirmemiz adaletin gereği olacaktır.

Borca batmak korkunç dedik. Ama daha da korkuncu var. O da borçkolik olmak. Asıl korkunç bu. Bilirsiniz, alkolik sürekli içer. İçki­siz kalamaz. İçkisiz kalırsa öleceğini sanır. Ne yapıp yapıp içki bulmak zorundadır. Ona bir kadeh getirene velinimet diye sarılır. İşte borçkolik de, bir borç daha almazsa öleceğini sanan kişi ya da devlettir. Borçkoli- ğin işi bitiktir. Bir borç daha almak için her şeyi yapmaya hazırdır. Em­peryalizm için mükemmel bir kurbandır. Ne yazık ki Türkiye de borçko­lik oldu. Bir borç daha alacağız diye her şeyi yapıyoruz. Örneğin, Ata­türk'ün "efendimizdir" diye tanımladığı köylümüzün canına okuyoruz. Tarım ve hayvancılık Türkiye'de yokuş aşağı gidiyor. Ulusal kuruluşları­mızı haraç mezat satıyoruz. Bize bir borç daha getiren Kemal Derviş'e kurtarıcı diye sarıldık. Partilerimiz, alacaklılarımızın bu yakışıklı, bizim dilimizi de konuşan temsilcisini, ondan gördükleri her türlü hor mua­meleye aldırmadan, paylaşamaz oldular. Oysa, borçkolik olan bizlere bir borç daha getiren birisinden başkası değildi o. Köylümüzün canına oku­mamızı, ulusal varlıklarımızı haraç mezat satmamızı isteyen -alacaklı­larımızın adına- oydu. Biz de borçkolik olduğumuz için, o ne dediyse yaptık.

Oysa borçkoliğin "borç almazsam ölürüm" korkusu, bir yanılsama­dır. Borç almazsa rahatsız olur, ama ölmez. Aslında borçlunun durumu ne denli nazikse, alacaklının da öyledir. Alacaklı da alacağını alamamak­tan korkmaktadır. Gerekiyorsa, bu uğurda özveriye de hazırdır. Onun için borçlu alacaklıyı çağırıp, "Borcumu ödeyebilmem için faiz oranı şöy­le, vadeler böyle olsun" diye pazarlık etmek olanağına sahiptir. Alacaklı da, eli sopalı değilse, gelip borçluyla uyuşmak durumundadır. Tabii ala-

caklının eli sopahysa, borçlu da çaresiz biriyse, borçlu mahkûmdur. Ama borçlunun da sopası varsa, çok güzel pazarlık yapılabilir.

Belki duymuşsunuzdur, bu konuda bir Yahudi fıkrası vardır. Mişon komşusu İzak'a borçluymuş, fakat gününde ödeyecek durumu yokmuş. Ödeme günü yaklaştıkça Mişon gece uyuyamaz olmuş. Sonunda uyku­suzluk canına tak demiş. Pencereyi açıp komşusuna seslenmiş: "İzak", demiş, "sana hani şu borcum var ya, onu gününde ödeyemeyeceğim." İzak'a durumunu itiraf ettikten sonra rahatlayan Mişon, yatıp uyumuş. Uyumadan önce karısına, "Biraz da o uykusuz kalsın" demiş. İşte Türki­ye'nin de alacaklılarını toplayıp, "Şu faiz miktarını, şu vadeleri bir konu­şalım" demesi gerekiyor.

Acıklı durumumuzun ikinci ayağı AB tutkusudur. 1987'de Özal hükümetinin tam üyelik başvurusuyla birlikte Avrupa 'rüyalarımıza gir­di', bir tutku oldu. AB'ye tam üye olacaktık ve her şey düzelecekti. Her­kesler iş bulacaktı, isteyen Avrupa'da, isteyen Türkiye'de oturacak, refa­ha kavuşacaktık. Gençler uygun eşler bulup mutlu olacaklardı. Herkes bir anda uygarlaşacaktı. Gişelerde sıraya uyulacak, yerlere tükürülmeye- cekti. Demokrasi tıkır tıkır işleyecekti vb... Bu, tam bir yeryüzü cenneti tasavvuruydu. Artık siyaset AB hesaplarına göre yapılıyor, Türkiye'yi AB üyeliğine biraz daha yaklaştırdıklarını düşünen, ileri süren siyaset adam­ları seçim kazanacaklarına inanıyor, ona göre seçim kampanyası yürü­tüyorlardı.

Alacaklılarımız dayatmalarda bulunuyorlardı. Örneğin Kemal Derviş'in ünlü '15 günde 15 yasa1 dayatması... Sonra AB'nin 'uyum paket­leri' dayatmaları. Bu dayatmaların içinde bize yararlı sayılabilecek şeyler yok mudur? Kuşkusuz var. Polisin eline düşerseniz, bu dayatmalardan biri olan yeni CMUK'un insan haklarına uygun, güzel hükümlerinden yararlanabilirsiniz. İkinci Cumhuriyetçi gazetecilerimiz, bu 'güzellikle­re' aldanarak ya da aldanmış görünerek, toptan, bütün dayatmalara öv­güler, güzellemeler düzüyorlar. Bu arada Türk tarımının, hayvancılığının çökertilmesini, ulusal kuruluşlarımızın yağma edilmesini de alkışlıyor­lar. Onlara göre biz adam değiliz, biz kendi kendimizi adam edemeyiz, 12 Eylül çukurundan çıkamayız. Bunu olsa olsa AB ve/ya da ABD yapa­caktır. Onlar bizi adam edecek, zenginleştirecek, uygarlaştıracaktır.

Oysa bakıyoruz, Türkiye'yi adam edecek asıl konularda bir dayat­maları, bir yardımları yok. Örneğin, bize layık olabilmek için eğitiminizi düzeltin, sınıf mevcutları 30'u geçmesin, kızlar okutulsun, zorunlu eği­tim 12 yıl olsun gibi bir talepleri yok. İşsizliği, yoksulluğu azaltın, bir sa­nayileşme programı yapın, demiryollarınızı, denizyollarınızı adam edin,

köylüleri kalkındırın, çiftçilere teknik eğitim verin, kooperatifleşsinler diye bir istekleri yok. Bu yönlerde gelişmeyi sağlayacak yoğun yatırımla­rı yok. Bu berbat anayasanızı atın, yenisini yapın demiyorlar. Varsa yok­sa kendilerinin ve adamlarının rahat hareket edebilecekleri bir hukuk ve maliye düzeniyle ilgili talepler. Ve bol bol merkezkaççı talepler: bol bol ademi merkeziyet, azınlıkları, Kürtleri, Alevileri, Hıristiyanları ilgilendi­ren konular. Benzetmek gibi olmasın, tıpkı Tanzimat'taki gibi.

Yeniden başa dönelim. Bu gelişmelere kim kapıyı açtı? Zamanın­dan önce, Köy Enstitüleri Kanunu'ndan sonra ancak beş yıl geçmişken, çokpartili dizgeyi getiren İsmet İnönü. Bu kapıdan, bir daha hiç çık- mamacasına, mutlaka oyların % 50'den fazlasını alarak (yani her seçimi mutlaka ama mutlaka kazanarak), kim girdi? Kısmi karşıdevrim. Böyle­ce 'Atatürk devrimi dönemi' kapandı (1950), Türkiye Cumhuriyeti tari­hinin yeni dönemi başladı: 'Kısmi karşıdevrim dönemi'. Ama CHP'nin 1946-1950 iktidarı döneminde de karşıdevrimin kimi temellerinin atıl­dığını görüyoruz.

Bugün Türkiyemizin burun buruna geldiği yıkım, işte kısmi karşı­devrimin eseridir. Kısmi karşıdevrim diyorum ama bugün şeriat parti­sinin tek başına iktidarda olduğuna bakılırsa, belki de Cumhuriyet tari­himizin üçüncü bir dönemi başlamak üzere olabilir: 'Tam karşıdevrim dönemi'. Şeriat iktidarı şimdilik dikkatli yürüyor, fakat bu gidişle cum­hurbaşkanlığı (ve ona bağlı sayılabilecek nice kurumlar) onların olacağı­na ve AB bu hükümetimizden pek hoşnut olduğuna göre, bu yönde ani bir gelişme olabilir. Bir anda ülkenin 'iklimi' değişebilir ve artık kimse (ordu dahil) şeriatın önüne geçemez. Bizi AB'ye almamak için esaslı bir gerekçe olacağı için, şeriatçı Türkiye AB'nin çok işine gelebilir.

Bu gidişe karşı çokpartili dizge çerçevesinde ne yapılabilir? Birleş­mek gerekir; hemen akla gelen yanıt bu. Ama birleşmenin mutlaka yı­kılışa çözüm olacak bir birleşme olması gerekir. Yoksa seçmeni bir kez daha aldatacak bir birleşme büyük bir ihanet olacaktır. Türk halkının bir kez daha aldatılmaya dayanabileceği çok kuşkuludur. Mutlaka kurtarıcı bir sonuç verecek bir birleşme gerekiyor. Çözümün, Atatürk devrimi­ne, Türkiye'yi 1919'dan 1945'e, 1950'ye getirmiş olan görkemli çözümle­re dönmekte olduğu kuşkusuzdur. Onun için Atatürkçü çözümleri içe­ren çok kısa, herkesin anlayabileceği, bütün yurtseverlerin benimse­yecekleri bir programla ortaya çıkılmalıdır. Seçmen neye oy verdiğini çok iyi bilmeli, seçilen ne için seçilmiş olduğunun çok bilincinde olmalı­dır. Hiçbir yanılgı olmamalıdır.

Bu yönde bir adım, 16 Ekim 2004 tarihinde Mersin'de düzenlenen açıkoturumda konuşan Bağımsız Cumhuriyet Partisi (BCP) Genel Baş­kanı Mümtaz Soysal ın önerisi oldu. Öneriye göre CHP, DSP, İP, BCP gibi partiler, mutlaka ortak bir program oluşturmak üzere birkaç tem­silcilerini görevlendirecekler ve çalıştay (atölye) tipi bir çalışma yapa­caklardır. Henüz bu öneri bir yankı bulmuş değil. Daha önce de 20 Mart 2004 günü Ankara'da Atatürkçü Düşünce Derneğinin öncülüğünde toplanan Ulusal Birlik Kurultayı bir Sonuç Bildirgesi yayımladı ve bir Ulusal Birlik Hareketi başlattı. Bildirgede belirtildiği üzere, zaman Türkiye aleyhinde işlemekte, o bakımdan bir an önce birleşmeyi sağla­mak gerekiyor. AKP'nin 2005 baharında bile baskın seçimlere gidebilme olasılığı da göz önünde bulundurulmalıdır. Onun için en geç 2005 başla­rında birleşme işi sonuçlandırılmalıdır.

Ulusal Cephe için ortak bir program oluşumuna katkıda bulunmak üzere bir taslak sunuyorum:

1.   Türkiye bizimdir, bölünemez: Türkiye'yi başkaları değil, biz kendimiz yöneteceğiz. Bölünme sürecine; ulusal varlıklarımızın satışına son vereceğiz.

2.    Borçlarımız kalkınmamıza engel olamaz: Türkiye Cumhuri­yetinin borç ödemelerini, topyekûn kalkınma hedefimize uyum­lu olarak yeniden yapılandıracağız.

3.   Yeni, demokratik anayasa: Eşitlik ve özgürlük ilkelerine uygun, demokratik yepi bir anayasa getireceğiz.

4.    Parasız eğitim ve kültür: Devletin eğitim ve kültür hizmeti, pa­rasız ve nitelikli olacaktır. Aydınlanma Devrimi kaldığı yerden sürdürülecektir.

5 Parasız sağlık: Sağlık hizmeti herkes için parasız ve nitelikli ola­caktır.

6.    Kalkınma seferberliği, işsizlikle savaşım: Her kesimde yaşan­makta olan işsizliğe de çare olmak üzere, en az borçlanmayla her alanı kapsayan, topyekûn ve planlı bir kalkınma seferberliğine gi­rişeceğiz.

7.    KKTC yaşayacaktır: KKTC'yi gönenç ve huzur içinde yaşataca­ğız.

Bu maddeler, sanırım ayrıca yorumu gerektirmeyecek denli açıktır. Yeni bir anayasa bence iki meclislilik dışında, 1961 Anayasası'nı esas al­malıdır. TRT, Dil ve Tarih Kurumları yeniden özerk olmalıdır. Köklü ve

gelişmiş üniversiteler, araştırma üniversiteleri olarak YÖK dizgesinin dı­şına çıkarılmalı, YÖK öncesindeki gibi düzenlenmelidir. 12 Eylül Ana­yasasının yaratmış olduğu haksızlıklar giderilmelidir. Kalkınma sefer­berliğinin en önemli ereklerinden biri, tarım ve hayvancılığın canlandı­rılması ve ileriye götürülmesi olmalıdır. KKTC mutlaka yaşatılmalıdır. Uluslararası dünyada KKTC'nin tanınması, ekonomisinin sağlıklı bir te­mele oturması sağlanmalıdır. Güney Kıbrıs'la birleşme ancak konfede­rasyon biçiminde olabilir.

Ortak programı gördük. Şimdi bunun örgütsel olarak nasıl başarıla­bileceğine bakalım. Yakın siyasal tarihimiz incelendiğinde, parti birleş­melerinin pek zor olduğunu, gerçekleştirildiğinde de beklenen güç artı­şına yol açmayabileceklerini, tersine, güç yitimine neden olabildiklerini görüyoruz. Zorluğu, güçlü ya da kendini öyle gören partilerin, birleşme­yi kendilerine katılma olarak sağlamak istemeleridir. Sonra, her düzey­deki parti yöneticilerinin sık sık "küçük olsun, benim olsun" anlayışıyla davranabildiklerini, kimi ideoloji, kişilik ya da program uyuşmazlıklarını abartabildiklerini görüyoruz.

Onun için bence birleşme yerine tek liste yöntemine başvurulmalı­dır. Her seçim bölgesinde Ulusal Cephe'nin bir listesi olmalıdır. Bu, tek bir partinin listesi demektir. Cephenin öbür partileri o bölgede seçime katılmazlar, onların adayları seçime giren cephe partisinin listesine ba­ğımsız aday olarak girerler. Demek ki bu, adaylıkların paylaşımı anlamı­na gelecektir. Bu da kolay iş değildir ama partilerin birleşmesi yöntemin­den daha kolay olduğu bence açıktır. Tek listenin nasıl sağlanacağı seçim uzmanlarının işidir. Adaylıkların nasıl paylaştırılacağı ise parti sorumlu­larının aralarında yapacakları pazarlıkla belirlenecektir.

Denecektir ki bu da çok zordur. Bence Ulusal Cephe Programı az çok duyurulabilirse, aydın çevrelerden ve halktan Ulusal Cephe'nin gerçekleşmesi için oluşturulacak büyük baskı, partileri bu yöne gitme­ye zorlayacaktır.

Göreceğiz.