|
Ulusal Cepheyi Kurmanın Sırası GelmiÅŸtir Sina AkÅŸin Türkiye bugün yokuÅŸ aÅŸağı gitmektedir. 'Aracımızı' denetim altına almazsak korkunç bir kazaya uÄŸrayacağımız kesin gibi görünmektedir. Ne var ki, bir yandan devletlilerimiz, bir yandan aslan medyamız ve onÂlara alet olan sözümona aydınlarımız, sünnet çocuklarını avutan palyaÂçolar gibi, bize, hiçbir ÅŸey yokmuÅŸ, iÅŸler yolundaymış izlenimi vermek için var güçleriyle çabalıyorlar. Bir an önce uyanmamız gerekiyor. YurtÂseverlerin bu gidiÅŸe hayır demeleri ve iktidara gelip Atatürk devrimini kaldığı yerden sürdürmeleri gerekiyor. Bu acıklı duruma nasıl düştüğümüzü kısaca anımsatayım. Dostlar, bizi borca hatırdılar ve borçkolik olduk. Kim batırdı? "Günümüzde medeniyet, kredi medeniyetidir", "Borç yiÄŸidin kamçısıdır" diyen, ne kaÂdar borç para gerektiÄŸini soran gazeteciye, "Sınır yok. Ne kadar olurÂsa" diyen devletlilerimiz hatırdılar. "Almasaydınız, almasaydık" diyenÂler oluyor. DoÄŸru, ama borç verenlerin de günahı, sorumluluÄŸu yok mu? Onların da var. Sermayenin en az tehlikeli, en 'rahat' yatırımı borç verÂmektir. Ticarete, sanayiye yatırım yapmak demek, uÄŸraÅŸmak, didinmek, baÅŸ aÄŸrısı demek. Verirsin borcu, yan gelip yatarsın, faizleri toplarsın. O bakımdan, para babaları borç verebilmek için ülkelerin devletlilerinin aÄŸzından girip burunlarından çıkarlar, kandırmak için her çareye baÅŸvuÂrurlar. Gündelik yaÅŸamımızda, banka memurlarının sokaklarda bile bizi çevirip kredi kartı vermek için nasıl yırtındıklarını görüyoruz. Böylece borca batarsınız. Para babalarının devletleri de -ki bunlar emperyalist devletlerdir- borca batık bir ülkenin nasıl boynu eÄŸik olduÂÄŸunu bildikleri için, sizi borca batırmak için ayrıca çabalarlar. DevletlileÂrinize borçlanmanın ne denli hoÅŸ, şık bir ÅŸey olduÄŸunu fısıldarlar. BaÅŸka ÅŸeyler de yaptıklarından kuÅŸkunuz olmasın. Borca batmak korkunç bir ÅŸey. KiÅŸisel yaÅŸamımızda borca batık olÂmanın, hatta yalnızca borçlu olmanın bize ne denli kötü bir duygu verdiÂÄŸini hepimiz biliriz. Aynı duyguyu devleti yönetmekle yükümlü devletliÂlerimiz duymadılarsa ve duymuyorlarsa, bunlara hangi sıfat ya da sıfatlaÂrı yakıştıracağız? Ya seçimlerde bu gibilere sürekli, kuzu kuzu oy verenÂler? Onlara da vereceÄŸimiz sıfatlar olmalıdır. Tabii, bu dizgeyi (çokpar- tili dizgeyi) zamanı gelmeden başımıza saran kiÅŸiyi de -İsmet İnönü'yü de- tarih önünde deÄŸerlendirmemiz adaletin gereÄŸi olacaktır. Borca batmak korkunç dedik. Ama daha da korkuncu var. O da borçkolik olmak. Asıl korkunç bu. Bilirsiniz, alkolik sürekli içer. İçkiÂsiz kalamaz. İçkisiz kalırsa öleceÄŸini sanır. Ne yapıp yapıp içki bulmak zorundadır. Ona bir kadeh getirene velinimet diye sarılır. İşte borçkolik de, bir borç daha almazsa öleceÄŸini sanan kiÅŸi ya da devlettir. Borçkoli- ÄŸin iÅŸi bitiktir. Bir borç daha almak için her ÅŸeyi yapmaya hazırdır. EmÂperyalizm için mükemmel bir kurbandır. Ne yazık ki Türkiye de borçkoÂlik oldu. Bir borç daha alacağız diye her ÅŸeyi yapıyoruz. ÖrneÄŸin, AtaÂtürk'ün "efendimizdir" diye tanımladığı köylümüzün canına okuyoruz. Tarım ve hayvancılık Türkiye'de yokuÅŸ aÅŸağı gidiyor. Ulusal kuruluÅŸlarıÂmızı haraç mezat satıyoruz. Bize bir borç daha getiren Kemal DerviÅŸ'e kurtarıcı diye sarıldık. Partilerimiz, alacaklılarımızın bu yakışıklı, bizim dilimizi de konuÅŸan temsilcisini, ondan gördükleri her türlü hor muaÂmeleye aldırmadan, paylaÅŸamaz oldular. Oysa, borçkolik olan bizlere bir borç daha getiren birisinden baÅŸkası deÄŸildi o. Köylümüzün canına okuÂmamızı, ulusal varlıklarımızı haraç mezat satmamızı isteyen -alacaklıÂlarımızın adına- oydu. Biz de borçkolik olduÄŸumuz için, o ne dediyse yaptık. Oysa borçkoliÄŸin "borç almazsam ölürüm" korkusu, bir yanılsamaÂdır. Borç almazsa rahatsız olur, ama ölmez. Aslında borçlunun durumu ne denli nazikse, alacaklının da öyledir. Alacaklı da alacağını alamamakÂtan korkmaktadır. Gerekiyorsa, bu uÄŸurda özveriye de hazırdır. Onun için borçlu alacaklıyı çağırıp, "Borcumu ödeyebilmem için faiz oranı şöyÂle, vadeler böyle olsun" diye pazarlık etmek olanağına sahiptir. Alacaklı da, eli sopalı deÄŸilse, gelip borçluyla uyuÅŸmak durumundadır. Tabii ala- caklının eli sopahysa, borçlu da çaresiz biriyse, borçlu mahkûmdur. Ama borçlunun da sopası varsa, çok güzel pazarlık yapılabilir. Belki duymuÅŸsunuzdur, bu konuda bir Yahudi fıkrası vardır. MiÅŸon komÅŸusu İzak'a borçluymuÅŸ, fakat gününde ödeyecek durumu yokmuÅŸ. Ödeme günü yaklaÅŸtıkça MiÅŸon gece uyuyamaz olmuÅŸ. Sonunda uykuÂsuzluk canına tak demiÅŸ. Pencereyi açıp komÅŸusuna seslenmiÅŸ: "İzak", demiÅŸ, "sana hani ÅŸu borcum var ya, onu gününde ödeyemeyeceÄŸim." İzak'a durumunu itiraf ettikten sonra rahatlayan MiÅŸon, yatıp uyumuÅŸ. Uyumadan önce karısına, "Biraz da o uykusuz kalsın" demiÅŸ. İşte TürkiÂye'nin de alacaklılarını toplayıp, "Åžu faiz miktarını, ÅŸu vadeleri bir konuÂÅŸalım" demesi gerekiyor. Acıklı durumumuzun ikinci ayağı AB tutkusudur. 1987'de Özal hükümetinin tam üyelik baÅŸvurusuyla birlikte Avrupa 'rüyalarımıza girÂdi', bir tutku oldu. AB'ye tam üye olacaktık ve her ÅŸey düzelecekti. HerÂkesler iÅŸ bulacaktı, isteyen Avrupa'da, isteyen Türkiye'de oturacak, refaÂha kavuÅŸacaktık. Gençler uygun eÅŸler bulup mutlu olacaklardı. Herkes bir anda uygarlaÅŸacaktı. GiÅŸelerde sıraya uyulacak, yerlere tükürülmeye- cekti. Demokrasi tıkır tıkır iÅŸleyecekti vb... Bu, tam bir yeryüzü cenneti tasavvuruydu. Artık siyaset AB hesaplarına göre yapılıyor, Türkiye'yi AB üyeliÄŸine biraz daha yaklaÅŸtırdıklarını düşünen, ileri süren siyaset adamÂları seçim kazanacaklarına inanıyor, ona göre seçim kampanyası yürüÂtüyorlardı. Alacaklılarımız dayatmalarda bulunuyorlardı. ÖrneÄŸin Kemal DerviÅŸ'in ünlü '15 günde 15 yasa1 dayatması... Sonra AB'nin 'uyum paketÂleri' dayatmaları. Bu dayatmaların içinde bize yararlı sayılabilecek ÅŸeyler yok mudur? KuÅŸkusuz var. Polisin eline düşerseniz, bu dayatmalardan biri olan yeni CMUK'un insan haklarına uygun, güzel hükümlerinden yararlanabilirsiniz. İkinci Cumhuriyetçi gazetecilerimiz, bu 'güzellikleÂre' aldanarak ya da aldanmış görünerek, toptan, bütün dayatmalara övÂgüler, güzellemeler düzüyorlar. Bu arada Türk tarımının, hayvancılığının çökertilmesini, ulusal kuruluÅŸlarımızın yaÄŸma edilmesini de alkışlıyorÂlar. Onlara göre biz adam deÄŸiliz, biz kendi kendimizi adam edemeyiz, 12 Eylül çukurundan çıkamayız. Bunu olsa olsa AB ve/ya da ABD yapaÂcaktır. Onlar bizi adam edecek, zenginleÅŸtirecek, uygarlaÅŸtıracaktır. Oysa bakıyoruz, Türkiye'yi adam edecek asıl konularda bir dayatÂmaları, bir yardımları yok. ÖrneÄŸin, bize layık olabilmek için eÄŸitiminizi düzeltin, sınıf mevcutları 30'u geçmesin, kızlar okutulsun, zorunlu eÄŸiÂtim 12 yıl olsun gibi bir talepleri yok. İşsizliÄŸi, yoksulluÄŸu azaltın, bir saÂnayileÅŸme programı yapın, demiryollarınızı, denizyollarınızı adam edin, köylüleri kalkındırın, çiftçilere teknik eÄŸitim verin, kooperatifleÅŸsinler diye bir istekleri yok. Bu yönlerde geliÅŸmeyi saÄŸlayacak yoÄŸun yatırımlaÂrı yok. Bu berbat anayasanızı atın, yenisini yapın demiyorlar. Varsa yokÂsa kendilerinin ve adamlarının rahat hareket edebilecekleri bir hukuk ve maliye düzeniyle ilgili talepler. Ve bol bol merkezkaççı talepler: bol bol ademi merkeziyet, azınlıkları, Kürtleri, Alevileri, Hıristiyanları ilgilendiÂren konular. Benzetmek gibi olmasın, tıpkı Tanzimat'taki gibi. Yeniden baÅŸa dönelim. Bu geliÅŸmelere kim kapıyı açtı? ZamanınÂdan önce, Köy Enstitüleri Kanunu'ndan sonra ancak beÅŸ yıl geçmiÅŸken, çokpartili dizgeyi getiren İsmet İnönü. Bu kapıdan, bir daha hiç çık- mamacasına, mutlaka oyların % 50'den fazlasını alarak (yani her seçimi mutlaka ama mutlaka kazanarak), kim girdi? Kısmi karşıdevrim. BöyleÂce 'Atatürk devrimi dönemi' kapandı (1950), Türkiye Cumhuriyeti tariÂhinin yeni dönemi baÅŸladı: 'Kısmi karşıdevrim dönemi'. Ama CHP'nin 1946-1950 iktidarı döneminde de karşıdevrimin kimi temellerinin atılÂdığını görüyoruz. Bugün Türkiyemizin burun buruna geldiÄŸi yıkım, iÅŸte kısmi karşıÂdevrimin eseridir. Kısmi karşıdevrim diyorum ama bugün ÅŸeriat partiÂsinin tek başına iktidarda olduÄŸuna bakılırsa, belki de Cumhuriyet tariÂhimizin üçüncü bir dönemi baÅŸlamak üzere olabilir: 'Tam karşıdevrim dönemi'. Åžeriat iktidarı ÅŸimdilik dikkatli yürüyor, fakat bu gidiÅŸle cumÂhurbaÅŸkanlığı (ve ona baÄŸlı sayılabilecek nice kurumlar) onların olacağıÂna ve AB bu hükümetimizden pek hoÅŸnut olduÄŸuna göre, bu yönde ani bir geliÅŸme olabilir. Bir anda ülkenin 'iklimi' deÄŸiÅŸebilir ve artık kimse (ordu dahil) ÅŸeriatın önüne geçemez. Bizi AB'ye almamak için esaslı bir gerekçe olacağı için, ÅŸeriatçı Türkiye AB'nin çok iÅŸine gelebilir. Bu gidiÅŸe karşı çokpartili dizge çerçevesinde ne yapılabilir? BirleÅŸÂmek gerekir; hemen akla gelen yanıt bu. Ama birleÅŸmenin mutlaka yıÂkılışa çözüm olacak bir birleÅŸme olması gerekir. Yoksa seçmeni bir kez daha aldatacak bir birleÅŸme büyük bir ihanet olacaktır. Türk halkının bir kez daha aldatılmaya dayanabileceÄŸi çok kuÅŸkuludur. Mutlaka kurtarıcı bir sonuç verecek bir birleÅŸme gerekiyor. Çözümün, Atatürk devrimiÂne, Türkiye'yi 1919'dan 1945'e, 1950'ye getirmiÅŸ olan görkemli çözümleÂre dönmekte olduÄŸu kuÅŸkusuzdur. Onun için Atatürkçü çözümleri içeÂren çok kısa, herkesin anlayabileceÄŸi, bütün yurtseverlerin benimseÂyecekleri bir programla ortaya çıkılmalıdır. Seçmen neye oy verdiÄŸini çok iyi bilmeli, seçilen ne için seçilmiÅŸ olduÄŸunun çok bilincinde olmalıÂdır. Hiçbir yanılgı olmamalıdır. Bu yönde bir adım, 16 Ekim 2004 tarihinde Mersin'de düzenlenen açıkoturumda konuÅŸan Bağımsız Cumhuriyet Partisi (BCP) Genel BaÅŸÂkanı Mümtaz Soysal ın önerisi oldu. Öneriye göre CHP, DSP, İP, BCP gibi partiler, mutlaka ortak bir program oluÅŸturmak üzere birkaç temÂsilcilerini görevlendirecekler ve çalıştay (atölye) tipi bir çalışma yapaÂcaklardır. Henüz bu öneri bir yankı bulmuÅŸ deÄŸil. Daha önce de 20 Mart 2004 günü Ankara'da Atatürkçü Düşünce DerneÄŸinin öncülüğünde toplanan Ulusal Birlik Kurultayı bir Sonuç Bildirgesi yayımladı ve bir Ulusal Birlik Hareketi baÅŸlattı. Bildirgede belirtildiÄŸi üzere, zaman Türkiye aleyhinde iÅŸlemekte, o bakımdan bir an önce birleÅŸmeyi saÄŸlaÂmak gerekiyor. AKP'nin 2005 baharında bile baskın seçimlere gidebilme olasılığı da göz önünde bulundurulmalıdır. Onun için en geç 2005 baÅŸlaÂrında birleÅŸme iÅŸi sonuçlandırılmalıdır. Ulusal Cephe için ortak bir program oluÅŸumuna katkıda bulunmak üzere bir taslak sunuyorum: 1.  Türkiye bizimdir, bölünemez: Türkiye'yi baÅŸkaları deÄŸil, biz kendimiz yöneteceÄŸiz. Bölünme sürecine; ulusal varlıklarımızın satışına son vereceÄŸiz. 2.   Borçlarımız kalkınmamıza engel olamaz: Türkiye CumhuriÂyetinin borç ödemelerini, topyekûn kalkınma hedefimize uyumÂlu olarak yeniden yapılandıracağız. 3.  Yeni, demokratik anayasa: EÅŸitlik ve özgürlük ilkelerine uygun, demokratik yepi bir anayasa getireceÄŸiz. 4.   Parasız eÄŸitim ve kültür: Devletin eÄŸitim ve kültür hizmeti, paÂrasız ve nitelikli olacaktır. Aydınlanma Devrimi kaldığı yerden sürdürülecektir. 5 Parasız saÄŸlık: SaÄŸlık hizmeti herkes için parasız ve nitelikli olaÂcaktır. 6.   Kalkınma seferberliÄŸi, iÅŸsizlikle savaşım: Her kesimde yaÅŸanÂmakta olan iÅŸsizliÄŸe de çare olmak üzere, en az borçlanmayla her alanı kapsayan, topyekûn ve planlı bir kalkınma seferberliÄŸine giÂriÅŸeceÄŸiz. 7.   KKTC yaÅŸayacaktır: KKTC'yi gönenç ve huzur içinde yaÅŸatacaÂğız. Bu maddeler, sanırım ayrıca yorumu gerektirmeyecek denli açıktır. Yeni bir anayasa bence iki meclislilik dışında, 1961 Anayasası'nı esas alÂmalıdır. TRT, Dil ve Tarih Kurumları yeniden özerk olmalıdır. Köklü ve geliÅŸmiÅŸ üniversiteler, araÅŸtırma üniversiteleri olarak YÖK dizgesinin dıÂşına çıkarılmalı, YÖK öncesindeki gibi düzenlenmelidir. 12 Eylül AnaÂyasasının yaratmış olduÄŸu haksızlıklar giderilmelidir. Kalkınma seferÂberliÄŸinin en önemli ereklerinden biri, tarım ve hayvancılığın canlandıÂrılması ve ileriye götürülmesi olmalıdır. KKTC mutlaka yaÅŸatılmalıdır. Uluslararası dünyada KKTC'nin tanınması, ekonomisinin saÄŸlıklı bir teÂmele oturması saÄŸlanmalıdır. Güney Kıbrıs'la birleÅŸme ancak konfedeÂrasyon biçiminde olabilir. Ortak programı gördük. Åžimdi bunun örgütsel olarak nasıl baÅŸarılaÂbileceÄŸine bakalım. Yakın siyasal tarihimiz incelendiÄŸinde, parti birleÅŸÂmelerinin pek zor olduÄŸunu, gerçekleÅŸtirildiÄŸinde de beklenen güç artıÂşına yol açmayabileceklerini, tersine, güç yitimine neden olabildiklerini görüyoruz. ZorluÄŸu, güçlü ya da kendini öyle gören partilerin, birleÅŸmeÂyi kendilerine katılma olarak saÄŸlamak istemeleridir. Sonra, her düzeyÂdeki parti yöneticilerinin sık sık "küçük olsun, benim olsun" anlayışıyla davranabildiklerini, kimi ideoloji, kiÅŸilik ya da program uyuÅŸmazlıklarını abartabildiklerini görüyoruz. Onun için bence birleÅŸme yerine tek liste yöntemine baÅŸvurulmalıÂdır. Her seçim bölgesinde Ulusal Cephe'nin bir listesi olmalıdır. Bu, tek bir partinin listesi demektir. Cephenin öbür partileri o bölgede seçime katılmazlar, onların adayları seçime giren cephe partisinin listesine baÂğımsız aday olarak girerler. Demek ki bu, adaylıkların paylaşımı anlamıÂna gelecektir. Bu da kolay iÅŸ deÄŸildir ama partilerin birleÅŸmesi yönteminÂden daha kolay olduÄŸu bence açıktır. Tek listenin nasıl saÄŸlanacağı seçim uzmanlarının iÅŸidir. Adaylıkların nasıl paylaÅŸtırılacağı ise parti sorumluÂlarının aralarında yapacakları pazarlıkla belirlenecektir. Denecektir ki bu da çok zordur. Bence Ulusal Cephe Programı az çok duyurulabilirse, aydın çevrelerden ve halktan Ulusal Cephe'nin gerçekleÅŸmesi için oluÅŸturulacak büyük baskı, partileri bu yöne gitmeÂye zorlayacaktır. GöreceÄŸiz.
|