| TÜRK ULUSUNUN DİRİLİŞİNİN BAŞLANGIÇ NOKTASI: ÇANAKKALE |
|
|
| Yazar Yönetici | |||
| Çarşamba, 18 Mart 2009 11:17 | |||
|
Bugün Çanakkale Savaşlarının yıldönümü her Türk’ ün onurla gururla hatırlayacağı bir gün. Bağımsızlık Savaşımızın önsözünün yazıldığı, Mustafa Kemal’ in komutasındaki büyük Türk ordusu tarafından emperyalist güçlerin hezimete uğratıldığı gün. Çanakkale Savaşı anlatmakla bitmez. Türk askerinin, kendinden emin, akıllı bir komutanın yanında nasıl vatan savunması yapabileceğinin en açık örneğidir. Üstelik aç susuz bir durumda. Fakat Çanakkale Savaşının yıldönümlerinde artık korkutucu bir tabloyla karşılaşmaktayız. Bilindiği gibi ülkemizde ABD’ nin bugün bop projesinin Türkiye ayağında kullanmakta olduğu dinciler ( burası önemli, dindar değil, dinci ) Çanakkale Savaşı' nı kendi karanlık kafalarına göre yorumlamak arzusu içine girmişlerdir. Bu yorumda Türk askerinin açlık susuzluk içinde verdiği kahramanlık değil, ak sakallıların nasıl düşmanı yendiği anlatılmaktadır.
 Mustafa Kemal’ in adı bile geçmemektedir. Korkunç bir durumdur tabiki bu. Tam anlamıyla saçmalamaktadırlar. Kafalarına ABD emperyalizminin bez parçası türbanı takıp Çanakkale' ye koÅŸarlar. Orada yatanların dönemin emperyalist kuvvetleriyle savaşırken ÅŸehit olduklarını akıllarına getirmezler. Ardından müslümanız deyip, müslüman katili ABD’ nin bop una eÅŸbaÅŸkan olduklarını söylerler. Bu çeliÅŸki midir? Hayır. Bugün içerideki dinci gerici takımıyla emperyalizmin çıkarları uyuÅŸmaktadır. Bunlar da bu durumdan faydalanmaktadırlar. Nasıl ki geçmiÅŸte Åžeyh Sait, Vahdettin, Damat Ferit yararlandıysa. Bu bilinçli olarak yapılmaktadır. Åžimdi uyanık olmak vaktidir. Türk genci artık devrimlerin ve cumhuriyetin gerçek sahibi ve bekçisi olduÄŸunun bilincine varmalıdır. EÄŸer Kemal PaÅŸa’ yı örnek alıyorsak onun söylediÄŸi bellidir. Devrimleri korumanın vaktidir. Devir vatan savunması devridir. Çanakkale bu milletin kendine geldiÄŸi, neler yapabileceÄŸini gördüğü yerdir. Emperyalist katillerin iÅŸbirlikçilerinin ellerine bırakmayız bu destanı. Onlar ABD' nin iÅŸgalleriyle övünsünler. Çanakkale, İnönü, Sakarya, BaÅŸkomutanlık SavaÅŸları bizim zaferlerimizdir. Vietnam, Irak onların hezimetleridir. Bu ayrımı kendileri hakettiler. EÄŸer bop a eÅŸbaÅŸkanlarsa durum budur, kimse kusura bakmasın… Tüm ÅŸehitlerimizi her geçen gün artan özlem, sevgi ve saygıyla anıyoruz. Åžimdi sözü Kemalist Devrim Åžehidimiz Necip HablemitoÄŸlu' na bırakalım. kemalistdevrim.org  ÂBugün içinde yaÅŸadığımız dünyada en muhtaç olduÄŸumuz ÅŸeye, birliÄŸe davet ediyoruz sizleri. Türk gibi hissetmeye, Türk gibi yaÅŸamaya ve Türk gibi çalışmaya… Birbirimizin hakkını aramaya, birbirimiz için ölmeye, tek bir kalp gibi atmaya. Hayal deÄŸil bu, yalnız senin ya da benim için deÄŸil. Adını taşıyanlar için, anan, baban, atan için. Yarın için davet ediyoruz sizleri birliÄŸe… Doç. Dr. Necip HABLEMİTOÄžLU ÂTürk UlusçuluÄŸu ve Altı Ok ÂTürkiye'deki saÄŸ kesim, Osmanlı İmparatorluÄŸu'nun kuruluÅŸunun 700. Yıldönümünü, Cumhuriyete alternatif bir model içeriÄŸi içinde kutlamakla, Türklük bilincinden ne ölçüde yoksun olduÄŸunu bir kez daha ortaya koymuÅŸtur. Osmanlı Devleti, 622 yıllık bir geçmiÅŸiyle, olumlu ve olumsuz yönleriyle elbette ki biz Türklerin devletidir. Ancak nasıl bir Türk sağıdır ki, Türk ulusçuluÄŸu yerine "Osmanlı ulusçuluÄŸunu", Türk dili yerine "Osmanlıcayı", "Türk Edebiyatı" yerine "Divan Edebiyatını", Türk Kültürü yerine "Osmanlı Kültürünü" alternatif olarak ortaya çıkaran ve geliÅŸtiren; yönetici sınıfının yetiÅŸtirildiÄŸi "Enderun"a Türkleri kabul etmeyen; "etrak-ı biidrak" (algılamasız Türkler) biçimindeki hakaretamiz söylemlere tepki göstermeyen; bir baÅŸka ifadeyle, üst kültür kimliÄŸi olarak Türklüğü reddeden bir imparatorluÄŸu model olarak, hem de 21. Yüzyıla girmekte olduÄŸumuz ÅŸu sıralarda -gıpta ve özlemle- önerebilirler? Kaldı ki, geriye dönüşün asla mümkün olmadığı, deÄŸiÅŸimin kendisinden gayri herÅŸeyin deÄŸiÅŸtiÄŸi bir dönemde, bu kesimin, muhafazakârlığın yanısıra Türk ulusçuluÄŸuna sahip çıkmaları ise apayrı bir çeliÅŸkidir. Tarihe damgasını vurmuÅŸ olan İngiltere Fransa, Rusya gibi devletlere bakıldığında, "ulus-devlet" yapılanmasının tüm karakteristikleri görülür. ÖrneÄŸin, İngiltere için, yalnızca "İngiliz dili, İngiliz edebiyatı, İngiliz kültürü, üzerinde güneÅŸ batmayan İngiliz devleti ideali" esas kabul edilirken; İngiliz ulusçuluÄŸunun temelleri de iÅŸte bu esaslara dayanmıştır. Türk ulusçuluÄŸunun -toplumsal, kültürel ve siyasal alanlarrda- ortaya çıkışının sözkonusu devletlere oranla çok geç tarihlere rastlaması, Osmanlı Devleti'nin üst kültür kimliÄŸi olarak "Türklük" yerine yapay bir kavram olan "Osmanlılık"ı kabul etmesi yüzündendir. Avrupa'daki imparatorlukların yanısıra, 1789 Fransız İhtilâlinden hemen sonra tüm Avrupa'yı ve de Osmanlı İmparatorluÄŸu'ndaki azınlıkları içine alan ulusçuluk hareketinden Türklerin de etkilenmesi, XIX. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren sözkonusu olmuÅŸtur. Harbiye kökenli Süleyman PaÅŸa (Şıpka Kahramanı) ve Bursalı Tahir Beyin yanısıra, tarih ve edebiyat alanında Türklük bilincini iÅŸleyen eserler veren aydınlarımız arasında Veled Çelebi, Åžinasi, Ahmet Vefik PaÅŸa, Mustafa Celâleddin PaÅŸa, Ahmet Cevdet PaÅŸa, Ali Suavi, Åžemsettin Sami, Ahmet Mithat Efendi, Necip Asım, Ömer Seyfettin, Ali Canip, Ziya Gökalp, Necip Türkçü, Fuad Köse Raif, Ahmet Hikmet MüftüoÄŸlu, Mehmet Emin Yurdakul vd. yer almıştır. Batıdaki ve de Osmanlı İmparatorluÄŸu'ndaki azınlıkların aşırı milliyetçiliklerine tepki olsa gerek, yukarıda adları yazılı aydınlarımızın bazıları Arnavut, Polonyalı, Kürt, Çerkez kökenli olsalar bile, olması gereken siyasal bilinçle alt kültür kimlikleri yerine üst kültür kimliÄŸi olan Türklüğün geliÅŸimi için tüm mesailerini sarfetmiÅŸlerdir. Ayrıca, baÅŸta Gaspıralı İsmail Bey olmak üzere, Yusuf Akçura, Ahmet AÄŸaoÄŸlu, Dr. Hüseyinzade Ali Bey, Fatih Kerimi gibi Rusya kökenli Türkçüler de Türklük bilincinin verilmesinde önemli rol oynamışlardır. Türk ulusçuluÄŸunun siyasal bir hareket olarak ortaya çıkması, İttihat ve Terakki döneminde sözkonusu olmuÅŸtur. Türk toplumunun ümmet aÅŸamasından ulus aÅŸamasına geçiÅŸ sürecini hızlandırmak için özel yasalar çıkaran ve peÅŸpeÅŸe çaÄŸdaÅŸ nitelikte bazı devrimler (kadınlara eÄŸitim ve çalışma hakkı, takvim, ölçü vb. alanlarda batı standartlarını esas alma, alfabeyi basitleÅŸtirme gibi) gerçekleÅŸtiren İttihatçılar, nerede durmaları gerektiÄŸini kestiremediklerinden, turancılık gibi sonu belirsiz bir ham hayalin peÅŸinden koÅŸma konumuna gelmiÅŸlerdir. Türk toplumu, o dönemin mazur görülebilecek koÅŸullarında bile ulusçuluÄŸun siyasallaÅŸtırılmasının tehlikesi ile ilk defa İttihat ve Terakki döneminde tanışmıştır. Mondros Mütarekesi'nden sonra "Misak-ı Milli" ile ifadesini bulan ve matematiksel gerçekçiliÄŸi ön plana çıkaran Türk ulusçuluÄŸunun Ulusal KurtuluÅŸ Savaşı dönemindeki yansımaları, "kuvayı milliye" hareketi ile eyleme dönüşüp, "tam bağımsızlık", "ulusal egemenlik" gibi amaçlara yönelik olarak geliÅŸmiÅŸtir. Mudanya Mütarekesi'nden sonra baÅŸlayan ilk siyasal devrimler sonucunda saltanat, hilâfet gibi Türk Toplumunun sırtındaki safraların atılması; Cumhuriyetin ilânı; laik hukuk sisteminin en önemli adımı olarak Tevhid-i Tedrisat yasasının kabulü ile eÄŸitim ve öğretimin birleÅŸtirilmesi ve arkasından gelen diÄŸer devrimler, Türk ulusculuÄŸunun genel çerçevesini belirlemiÅŸtir. Böylece, Atatürk'ün ulusçuluk anlayışı, o dönemde tüm Avrupa'da varlığını hissettiren saldırgan (irredantist) ve ÅŸoven tipi ulusçuluk anlayışlarının tamamiyle dışında evrensel-hümanist boyutları yakalayan, Türkiye ve dünya gerçeklerine uygun bir ilkeye dönüşmüştür. ÂATATÜRK'E GÖRE TÜRK ULUSÇULUÄžU ÂAtatürkçülüğün altı ilkesinden, bir baÅŸka ifadeyle Atatürk'ün kurduÄŸu Cumhuriyet Halk Partisi'nin Programını oluÅŸturan Altı Ok'tan biri olan ulusçuluk: Türkiye sınırları içinde yaÅŸayan Türkiye halkını TÜRK ULUSU olarak kabul eder. Ulus-Devlet yapılanması içinde "Türkiye Halkları" kavramına asla yer vermez. Devletin resmi dili Türkçedir, dini yoktur, bir tek BaÅŸkent vardır, Cumhuriyetle yönetilir. Anayasada ifadesini bulmuÅŸ bu temel yapının deÄŸiÅŸtirilmesi bile önerilemez. Laik hukuk sistemi içinde dini, mezhebi, inancı, etnik kökeni ne olursa olsun, ülkede yaÅŸayan herkes Türktür. Atatürk'ün ulusçuluk anlayışı içinde ifade edilen "Ne mutlu Türküm diyene!" sloganı, ulusu oluÅŸturan bireylerin ille Türk soyu ve kökeninden gelmesi gerektiÄŸini deÄŸil, genellikle Türk soyu ve kökeninden geldiklerine iÅŸaret eder. Devletin, eÅŸit vatandaÅŸlık hukuku çerçevesinde ülkede yaÅŸayan tüm vatandaÅŸları Türklük üst kültür kimliÄŸi içinde bütünleÅŸtirmesi, Atatürk'ün ulusçuluk anlayışının özünü oluÅŸturur. Devletin bu bütüncül yaklaşımına raÄŸmen, alt kültür ulusçuluÄŸu güderek kendisini Türk kabul etmeyenlerin sorunu ise kendilerini ve bir de yasaları ilgilendirir. Türkiye'nin "yumuÅŸak karın" bölgesi olarak nitelendirilen etnik ve mezhepsel farklılıklar, yaklaşık 200 yıldır "Åžark Meselesi" adı altında Batılı emperyalist devletler ve Rusya tarafından sürekli gündemde tutulduÄŸu ve sık sık kaşındığı için, Atatürk, Lozan Barış AntlaÅŸması'nda kabul ettirdiÄŸi hükümlerle bu konuda duyarlılığını gösterir ve asla ödün vermez. Türk Devleti, Türklük bilincini esas alır; etnik ve dinsel ayrımcılığa dayalı çifte standartlı politikaları reddeder. FaÅŸizm ya da ırkçılık boyutunda ulusçuluÄŸu reddederken de, kendini Türk kabul etmeyenlerin; Türkçe dışında baÅŸka resmi dil kabul ettirmeye çalışanların; ülke toprakları içinde baÅŸka bir devlet tesis ederek baÅŸka baÅŸkent yaratmaya çalışanların; tüm bu ayrılıkçı-bölücü amaçlar doÄŸrultusunda kamu düzenine karşı ayaklananların kısaca PKK örneÄŸinde görüldüğü gibi Kürt faÅŸizmini ve ÅŸovenizmini savunanların, Türk Devleti'ni parçalamada, Anayasal düzenini ortadan kaldırmada asla haklı ve özgür olamayacaklarını hukuk kuralları içinde öngörür. Atatürk'ün ulusçuluk anlayışı, LAİKLİK, CUMHURİYETÇİLİK, DEVLETÇİLİK, DEVRİMCİLİK ve HALKÇILIK ilkeleri ile özdeÅŸtir, bir bütündür. Bu ilkelerin biri ya da birkaçı yok sayılarak Atatürk ulusçuluÄŸu tanımlanamaz, savunulamaz. ÖrneÄŸin, laiklik ilkesinin geçerli olmadığı bir düzende ulusçuluk kesinlikle olanaksızdır. Türk Toplumu için siyasal islâmcılığa hayat hakkı veren bir anlayışla ulusçuluk anlayışının birlikte telâffuzu düşünülemezken, "milliyetçi-muhafazakârlık" gibi ucube bir terminolojinin siyasal hayatımızda ve hem de en yaygın bir biçimde kullanılması garip bir çeliÅŸkidir. Ümmetten ulus aÅŸamasına geçiÅŸ, sadece siyasal deÄŸil sosyolojik bir gereklilik ve gerçekliktir. Yeniden ümmet aÅŸamasına dönmeyi istemek; siyasal otorite önünde birey olmaktan vazgeçerek kulluÄŸu kabullenmek irticaın, gericiliÄŸin ta kendisidir.. Dinin toplum için gerekliliÄŸi ayrı bir olgu ve tartışma konusudur. Ulusal birliÄŸin, ulus-devlet olmanın en önemli koÅŸullarından biri, hukukta birliÄŸin saÄŸlanmasıdır. Azınlıklara iliÅŸkin hukukun yanısıra her mezhep için ayrı hukuk uygulamanın faturasını Türk Toplumu Osmanlı döneminde en ağır biçimde ödemiÅŸtir. Bu açıdan Atatürk, sadece sosyolojik gerekçeyle deÄŸil, hukuksal ve siyasal gerekçelerle de Türk ulusçuluÄŸunu ön plana çıkarmıştır. Bunu yaparken de, Araplar arasında ortaya çıkmış ancak günümüzde anlam ve önemini yitirmiÅŸ ihtilâflara dayalı mezhep ayrılıklarını hiç ama hiç dikkate almamıştır. Kur'an-ı Kerim'i geri plana atarak İslamiyeti sahtekâr muhadislerin kaleme aldıkları sahte hadislere, Ortaçağın Arap gelenek ve göreneklerine, birtakım cahil ve yetersiz ilâhiyatçıların -belki o dönemin koÅŸullarında deÄŸerlendirilebilecek- fetvalarına, içtihatlarına dayandıran; dini ekonomik ya da siyasal kendi çıkarlarına hizmet için kullanan din tüccarlarına kesinlikle ödün vermemiÅŸtir. Bir yandan sünni ÅŸeriatçılığın devlet mekanizmasından bütünüyle sökülüp atılması için devrimler gerçekleÅŸtiren Atatürk, diÄŸer yandan bin küsur yıl önce bazı Arapların yine bazı Arapları vahÅŸice öldürmesinin kinini ve hatta kan davasını sürdürmesinin Türklere düşmediÄŸinin bilinci içinde aleviliÄŸe yaklaÅŸmıştır. Mezhepsel farklılıkların siyasallaÅŸtırılmasının Türk ulusculuÄŸu önünde en önemli engellerden biri olarak kabul eden Atatürk, tıpkı etnik farklılıklar gibi mezhepsel farklılıkları da, üst kültür kimliÄŸi olan Türklük bilinci içinde kaynaÅŸtırmayı hedeflemiÅŸtir. Aynı ÅŸekilde, DEVLETÇİLİK ilkesinin dikkate alınmadığı bir Türk ulusçuluÄŸundan söz etmek, emperyalizme teslim olmakla, tam bağımsızlıktan vazgeçmekle eÅŸanlamlıdır. Siyasal, toplumsal ve ekonomik açıdan katılımcı demokrasiyi, hakça bölüşümü, nimet ve fırsat eÅŸitliÄŸini öngören, sınıf kavgasını reddeden HALKÇILIK ilkesini içermeyen bir ulusçuluÄŸu düşünülemez. Bir yandan ulusçuluÄŸa karşı bir proleterya diktatörlüğünü savunup diÄŸer yandan Atatürk ulusçuluÄŸunu savunur görünmek nasıl bir ideolojik çeliÅŸki ya da popüler deyimle "takiyye" ise, CUMHURİYETİ savunur görünüp bir İslâm Cumhuriyeti önermek de bir baÅŸka çeliÅŸkidir. En yüzeysel tanımıyla Türk ulusçuluÄŸu, "Türk ulusunu daha ileriye götürmekse", bu ancak DEVRİMCİ olmakla olanaklıdır. Her ÅŸeyin deÄŸiÅŸim halinde olduÄŸunu kabullenmemek, bu deÄŸiÅŸime ayak uyduramamak, emperyalizme yem olmakla, bağımsızlıktan vazgeçmekle eÅŸanlamlıdır. StatükoculuÄŸu, hatta daha da gerideki deÄŸerlerin günümüzde de aynen yaÅŸatılmasını öngören muhafazakârlığın Türk ulusçuluÄŸu ile birlikte anılması eÅŸyanın tabiatına aykırıdır. Devrimci olmayan bir ulusçuluÄŸun Türk Toplumunu ileriye götürmeyeceÄŸi açık bir gerçektir. Atatürk'e göre Türk ulusçuluÄŸu, etnik kökene ya da dinsel inançlara dayandırılamaz. Bu açıdan O, Gobineau, Hitler ve Mussolini'nin ulusçuluk anlayışlarını kökten reddetmiÅŸtir. Üstün ırk teorisine bir paçavra kadar bile deÄŸer vermemiÅŸtir. Ancak, Türk ırkçılığını reddederken de, Türk üst kimliÄŸini reddederek ülke topraklarının bir bölümü üzerinde ayrı bir devlet kurma giriÅŸiminde bulunan ayrılıkçı ırkçılara da hoÅŸgörü göstermemiÅŸtir. Milli Mücadele döneminde ve sonrasında çıkan bölücü ayaklanmalara karşı izlediÄŸi politika, O'nun bu alandaki kararlılığının ölçütüdür. UlusçuluÄŸun siyasallaÅŸtırılmasının en az dinin siyasallaÅŸtırılması kadar tehlikeli olacağını bildiÄŸi içindir ki, bir örnek oluÅŸturmak üzere 1931 yılında Türk Ocakları'nı kapatmıştır. Ulusçuluk üzerine politika yapan, ekonomik ya da siyasal rant elde eden; turancılık söylemleriyle, bir baÅŸka ifadeyle boÅŸboÄŸazlık yaparak Türkiye'nin dışpolitikasını zora sokan bu kuruluÅŸ yerine, halk eÄŸitimini tüm boyutları ile üstlenen; okuma-yazma ve beceri kursları açan; tarama dergilerine malzeme toplayan; etnografik anlamda çalışmalar yapan; halk müziÄŸi derleme çalışmalarını teÅŸvik eden Halkevleri'ni kurdurmuÅŸtur. Türk ulusçuluÄŸunun doÄŸuÅŸ ve geliÅŸimi aÅŸamasında çok önemli tarihsel iÅŸlevi olan Türk Ocakları'nın bugün fethullahçıların güdümünde bulunması, Atatürk'ün ilerigörüşlülüğünün önemli bir tezahürü olsa gerekir. ÂDoç. Dr. Necip HABLEMİTOÄžLU
|
|||
| Pazar, 21 Şubat 2010 22:50 tarihinde güncellendi |


