|
 Falih Frıfkı ATAY ÇANKAYA  (Yazı orjinalden alınmadır o yüzden yazıldığı dönemin dilinin gösterdiÄŸi özelliklere dokunmadan yayınlıyoruz) Gerçek bir ihtilâlci karşısındayız. O sonuna kadar her ÅŸeyi göze almıştır. Kimseye ne yapacağını da söylemez. Çankaya teÂpesinde kendisinden her ÅŸey beklenebilecek esrarlı bir tâli kuvÂveti baÄŸlamıştır. Muhalifleri ise, iÅŸlerin «kendiliÄŸinden» diledikÂleri gibi geliÅŸmesini gizli gizli ve hiçbiri ortaya atılmayarak haÂzırlamaktan baÅŸka bir ÅŸey yapamamaktadırlar.
Mustafa Kemal bir ayaklanmadan korkmaz. Ordudaki zafer arkadaÅŸlarına ve halk arasındaki mistik nüfuzuna güvenmekÂtedir. Komutanına ve subaylarına tamamiyle bel baÄŸladığı muÂhafız kıtası vardır. Çankaya, Türkiye'de tutunabilecek tek tepe olsa, bu muhafız kıtası ile ihtilâli o tepede savunacak ve oradan tekrar bütün memleketi etrafına toplıyacaktır. Bu, son silâhtır. Hiçbir zaman kullanmayacaktır. Fakat o türlü bir karar ve irade ile, Meclis koridorlarının kulaktan kulaÄŸa fısıltı ve küçük terÂtip taktikleri boy ölçüşemez.
DEVRİMLER Gerçekte deÄŸiÅŸen ne idi? Hiçbir ÅŸey, veya pek az şey... PaÂdiÅŸahlık kalkmıştır ama, «bil-irs-ü velistihkak» Vahideddin'in yerine geçen Abdülmecit Halifedir ve Dolmabahçe saraymda oturmaktadır. Müslümanlıkta din ile dünyanın birbirinden ayrılmıyacağını iddia eden hocalar, Halifenin PadiÅŸah da olması lâzım geldiÄŸi fikrinden caymamışlardır. Muhafazakâr Osmanlı ve saÄŸ eÄŸilimli Türkçüler de, hâlâ meÅŸrutiyetçidirler. Mustafa Kemal hilâfeti padiÅŸahlıktan ayırmakla ve devlet merkezini AnÂkara'ya nakletmekle bütün hüküm ve nüfuzu kendi ÅŸahsında toplamak isteyen bir zorlama yapmıştır. Fakat Meclis, eski MecÂlistir. Hükümet baÅŸkanını ve üyelerini ayrı ayrı o seçer. MusÂtafa Kemal de, nihayet, bu Meclisin reisidir. Bir gün meÅŸruti hükümdarlığa dönmek için, bu sistem olduÄŸu gibi kalmalıdır. «Gün doÄŸmadan meşîme-i ÅŸebden neler doÄŸar?» Mustafa KeÂmal yarın ölebilir. Öldürülebilir. İtibarını kaybedebilir. Büyük gazeteler İstanbul'da çıkmaktadırlar ve halk efkârını bu güzel «ihtimal» e hazırlamaktadırlar.
Mecliste hiç kimse Cumhuriyet kelimesinin ağıza alınmasıÂnı istemez. Mustafa Kemal, İsmet PaÅŸa ve fikirdaÅŸları ise, sık sık, rejimdeki bu «gayr-i tabiîliÄŸin» çabuk nihayet bulması geÂrektiÄŸini ileri sürmektedirler. Yabancılara göre Türkiye'de devÂlet ÅŸekli askıdadır. Bir gün kapalı bir grup konuÅŸmasmda İsÂmet PaÅŸa, yabancıların devlet ÅŸekli üzerindeki bu şüphelerini Milletvekillerine anlatmıştı.
Bir gün de Mustafa Kemal, galiba Avusturya'lı bir gazeteci ile görüştüğü sırada «Cumhuriyet» kelimesini aÄŸzından kaçırÂması üzerine Meclisin ve İstanbul gazetecilerinin yüreÄŸi oynaÂmıştır. Meclis Reisinin küçük odasına koÅŸuÅŸan bir takım MilletÂvekilleri Mustafa Kemal'in bu «dil sürçünü» düzeltmesini isteÂmiÅŸlerdir. BaÅŸlarında Hamdullah Suphi'yi (Tanrıöver) görmek hayli tuhaftı. Yine bu küçük odada geçen konuÅŸmayı 11 EyÂlül 1923 tarihli notlarım arasında saklamışım. KonuÅŸmanın reÂjim meselesine deÄŸinen kısmını buraya alıyorum: «Divandan sonra, saat yarımda, reis vekili Sabri Bey (rahÂmetli Sabri Toprak) ve bir iki arkadaÅŸla yemeÄŸe çıkıyorduk. Meclisin iç kapısından bahçeye ineceÄŸimiz sırada, Mustafa KeÂmal PaÅŸa'nın hademeye pabuçlarını sildirdiÄŸini görünce durÂduk. Gözünde kendini bir tuhaf deÄŸiÅŸtiren, olduÄŸundan daha zayıf ve yaÅŸlı gösteren kenarı kapaklı toz gözlüğü vardı. Parti toplantısının kaçta olduÄŸunu sordu. Üçte idi:
« Bana birde olduÄŸunu söylediler, onun için erken gelÂdim, dedi.
«Odasına giderken bizi de çağırdı. Milletvekili olmakla beÂraber hâlâ yaverliÄŸini yapan eski subaylardan biri, parti tüzüÂğünün son ÅŸeklini getirdi. Tüzük bugün bütün milletvekilleri tarafından birer birer imzalanacaktı.
«Biraz sonra cebinden tüzüğün bir nüshasını çıkardı: Sahife açığma yazdığı Fransızca bir cümleyi okudu. Bur Fransız CumÂhuriyetinin «bir gayr-i kabil-i tecezzi» olduÄŸunu söyliyen cümÂle idi:
« Dün akşam Fransız ihtilâl tarihini gözden geçirdiğim vakit not etmiştim, dedi ve sildi.
«Bir sualim üzerine Kanun-u esasi tadilleri meselesine geçÂtik. Biraz önce içeriye giren Yunus Nadi de aramızda idi.
«Gazi dedi ki:
« Cumhuriyet ne demektir? Kamusa baktım, «chose pub-Iique» kelimeleriyle tercüme edilmiştir. Bizde mânası ne olmalı?
«Gazi'nin, sözü hangi konu üstüne getirmek istediği belli idi. Kanun-u esaside yeni hükümet şeklini açıkça göstermek sırası geldiğini söyliyen Sabri Bey :
« Mesele bugünkü vaziyetin ifade edilmesinden ibarettir, dedi.
«Gazi: « Ben projeyi gördüm. Çok eksik yerleri var. Bu hafta kendim uÄŸraÅŸacağım. Sonra bazı arkadaÅŸlarla hususî müÂzakerede bulunuruz ve fırkaya getiririz, dedi.
«Yunus Nadi: «Bunu en kuvvetli zamanımızda yapmalıyız.
«Gazi, kalemini masaya vurarak:Â
 En kuvvetli zamanımız bugündür, dedi.
«Sonra yeni Kanun-u Esasi'nin kendi niyetine göre ilk madÂdesini okudu: «Türkiye Cumhuriyet usulü ile idare olunur bir halk davetlidir.»
«Nihayet yakında cumhuriyetin ilân olunacağını Mecliste Mustafa Kemal PaÅŸa'nın aÄŸzından iÅŸitiyorduk. Haber ağızdan ağıza yayılarak, Mecliste herkes şüpheden kurtulacaktı. AcaÂba, böyle bir havadisi ölüm haberi gibi bekliyenler harekete geçecek miydi?
«Aramızdan biri sordu:
« Reis-i-Cumhur olduktan sonra gene Halk Fırkasının reisi kalacak mısınız?
«Gazi gülümsiyerek: « Aramızda, öyle...» dedi.
«Reis-i-Cumhurluk müddeti üzerine konuÅŸtuk. Onun fikrince Reis-i-Cumhur Büyük Millet Meclisinin de reisidir. Dört seÂne, yedi sene bahisleri geçti. Bir gayretkeÅŸ:
« Kayd-ı-hayat ÅŸartiyle de olabilir, dedi. «Gazi sert bir tavırla bunu reddetti. «Bir arkadaÅŸ fesih hakkı meselesini açtı:Â
  Gerçi ÅŸimdiki meclis için düşünülecek bir ÅŸey yok. Sizin hükümetleriniz daima ekseriyet bulabilir. Fakat fırkalar çoÄŸaÂlınca hükûmetsizlik tehlikeleri de baÅŸgösterebilir, buna ne çare düşünüyorsunuz?
« Millet Meclisi kendi kendini feshedebilir.
«Bu cevap emniyet verecek gibi deÄŸildi. ArkadaÅŸların ortaÂya sürdüğü fikirler şöyle hülâsa olunabilir: Cumhuriyeti Fransa'daki ÅŸekli ile almak arzusunda olanlar, bu hakkı Reis-i Cumhura ve hükümete bırakmak teklifinde bulundular. Eski İttihatÂçı Sabri Bey fesih hakkının meÅŸrutiyet devrinde iki defa kötüÂye kullanıldığını hatırlatarak, ihtiyatlı olmayı tavsiye etti. Bir arkadaÅŸ, acaba fesih hakkı ÅŸartlarını son derece kayıtlamak, meselâ, Reis-i Cumhur ve hükümetin, bu hakkı ancak fırkalar arasmdaki nisbetsizlik anarÅŸiye vardığı zaman kullanması daÂha doÄŸru deÄŸil midir? dedi.
«Gazi: «Millete müracaat eder, referandum yaparız» ceÂvabını verdi.
«ArkadaÅŸlar bu usulün karışıklığını ve sebep olabileceÄŸi buhranları öne sürdüler. MünakaÅŸaya gene kendisinin bulduÄŸu şöyle bir formül üstünde karar kıldı: «Reis-i-Cumhur ve hüküÂmet, Millet Meclisi ifayı vazife imkânsızlığında kaldığı vakit yeni intihabat icra ettirmek hakkını haizdir.»
�
10 eylül'den 29 ekim'e kadar kırk dokuz gün var. YukarıÂdaki notu buraya alışımın sebebi, Cumhuriyet meselesinin soÂnuna kadar bir sır olarak saklanıp, bir gece, top sesleri ile an sızın ortaya çıkmış olmadığını anlatmaktır. Ankara'da ve İsÂtanbul'da düşünebilen, görebilen ve duyabilen herkes biliyordu ki, hiç bir yerde benzeri olmayan o rejim öyle gidemez. Bir ÅŸey olacağı, bir ÅŸey hazırlandığı belli idi. Devlet ÅŸeklinin CumhuriÂyet ve Mustafa Kemal'in Cumhurreisi olmasmı istemiyenler, halk efkârını kendileri ile beraber sürükleyeceklerine inanmakÂta idiler ve bu inanışlarında haklı idiler. Eski Türkiye'de «CumÂhuriyet» sözü «Şapka» sözü kadar kötü ve korkulu idi. Yobaz lûgatındaki mânası ile «gâvurluk» mahiyetinde idi. Gerçi TanÂzimat'tan sonraki edebiyatta ilk Halifeler rejiminin Cumhuriyet demek olduÄŸu gibi bir iki fıkraya tesadüf olunabilir. Fakat eski Türkiye'de hiçbir zaman Cumhuriyetçilik diye bir fikir akımı olmamıştır. Olmasına da imkân yoktu. Bir Osmanlıya CumhuÂriyetçi demek, o zaman için «gâvur» demek, bugün için «komüÂnist» demek gibi bir ÅŸeydi. Öyle ise Cumhuriyet, Millet MeclisiÂnin bir toplanışta vereceÄŸi karar ile «emr-i vâki» olmamalı idi. Mecliste ve gazetelerde tartışmaya konulmalı idi. Ayrıca milleÂtin oyu alınmak gibi tekliflere fırsat verilmeli idi. MuhafazakârÂlar böyle bir devrimi «millete istetmemenin» ne kadar kolay olduÄŸunu bilmekte idiler. Ama halk, her tarafta, medrese muÂtaassıplarının ve mürteci derebeylerin katî otoritesi altmda olÂduÄŸundan Mustafa Kemal de hasımlarının elindeki bu kolaylıÂğın farkında idi.
O sıralarda Mustafa Kemal'e halife olmak teşvikleri dahi yapılmıştır. Bu teklifi, Hindistan'dan Antalya milletvekili Rasib Hoca da getirdi idi. Kendi kendime hanedanın bütün itibarını kaybederek, bir düşman zırhlısının güvertesinde intihar etmiş olduğu o devirde, Mustafa Kemal'in yerine Enver'i koyarım. İran'da Rıza Şah ne yaptıysa, onun da öyle yapacağı bana pek yakın bir ihtimal gibi görünür.
1923 yılının o haftalarında Büyük Millet Meclisinde CumhuÂriyetçilik akımı var mıydı? Hayır! Mustafa Kemal ne yapsa ona itirazsız razı olacaklar dahi, içlerinden: « KeÅŸke bunu yapÂmasa...» diyorlardı. Mustafa Kemal o mecliste fikir tartışmaları ile tabiî bir «ekseriyet» elde edemezdi. İnce politika taktikleri ile bir «teslimiyet» havası yaratmalı idi.
Ya vekil seçilmek, ya, yüksek Meclis ve hükümet kadrosuÂna Mustafa Kemal'i firenliyeceÄŸi sanılan ÅŸahsiyetleri getirmek için el altmdan bir hizip kaynaÅŸması vardı. Mustafa Kemal bu kaynaÅŸmayı, ancak kendi hakemliÄŸi ile içinden çıkılabilecek bir buhrana doÄŸru sürükletti. Meclisteki bazı seçimleri kendi aleyhine bir hareket sayarak bu oyuna gelmiyeceÄŸini gösterir bir tavır takındı. Kimsede Mustafa Kemal ile açık bir savaÅŸa giriÅŸÂmek niyeti olmadığı için, onun bu tavrı gerçekten bir anarÅŸiye doÄŸru gidildiÄŸi duygusunu yaydı. Eski arkadaşı BaÅŸvekil Fethi , Bey, bu «kuvvetli bir hükümete ihtiyaç olduÄŸu» havası içinde istifasını verdi. Mecliste birçok listeler meydana geldi. Fakat bu listelerde ÅŸahsiyet denebilecek olanlar, Mustafa Kemal'den ayrılamazlardı. Ne onlarsız bir hükümet yapmak, ne de, MusÂtafa Kemal kendilerine seçilmeyi reddetmek tavsiyesinde buÂlunduÄŸu için, onlarla bir hükümet kurmak ihtimali vardı. Öyle bir «hal ve ÅŸart» doÄŸdu ki, ya Mustafa Kemal'i düşürmek, yaÂhut onunla birlikte yürümek yollarından birini tutmak lâzım geldi. Düşürmek mümkün olsa, bu fikir etrafında bir hayli inÂsan toplamak imkânı da yok deÄŸildi. Fakat düşürmek mümkün deÄŸildi.
Gerçek bir ihtilâlci karşısındayız. O sonuna kadar her ÅŸeyi göze almıştır. Kimseye ne yapacağını da söylemez. Çankaya teÂpesinde kendisinden her ÅŸey beklenebilecek esrarlı bir tâli kuvÂveti baÄŸlamıştır. Muhalifleri ise, iÅŸlerin «kendiliÄŸinden» diledikÂleri gibi geliÅŸmesini gizli gizli ve hiçbiri ortaya atılmayarak haÂzırlamaktan baÅŸka bir ÅŸey yapamamaktadırlar.
Mustafa Kemal bir ayaklanmadan korkmaz. Ordudaki zafer arkadaÅŸlarına ve halk arasındaki mistik nüfuzuna güvenmekÂtedir. Komutanına ve subaylarına tamamiyle bel baÄŸladığı muÂhafız kıtası vardır. Çankaya, Türkiye�de tutunabilecek tek tepe olsa, bu muhafız kıtası ile ihtilâli o tepede savunacak ve oradan tekrar bütün memleketi etrafına toplıyacaktır. Bu, son silâhtır. Hiçbir zaman kullanmayacaktır. Fakat o türlü bir karar ve irade ile, Meclis koridorlarının kulaktan kulaÄŸa fısıltı ve küçük terÂtip taktikleri boy ölçüşemez.
Nihayet 1923 ekim'inin son günleri gelip çatar, 28'i 29'a baÄŸÂlayan gece, Mustafa Kemal'in sofrasında bir toplantı olmuÅŸtur. Ertesi gün Meclisten gelecekler, « İşin içinden çıkamıyoruz. Böyle zamanlarda liderler vazifeden kaçmamalıdırlar, buhraÂnın halledilmesi için Meclise yardım etmelisiniz,» diyeceklerdir. Mustafa Kemal de kısaca devlet ÅŸeklinin Cumhuriyet olmasınÂdan baÅŸka çare olmadığını söyleyecektir. Şüphesiz onu Cumhurreisi yapacaklar. Rejim kanunu, hükümete de artık normal kabine mahiyeti verecektir. O gece yemekte bulunanların çoÄŸu, asker milletvekilleri idi. Aralarında Hariciye vekili îsmet PaÅŸa da vardı. Mustafa Kemal, sabaha doÄŸru ocak 1921 tarihli anaÂyasanın birinci maddesinin sonuna ÅŸu fıkranın eklenmesine karar verdiler: «Türkiye devletinin ÅŸekli, Hükümet-i Cumhuriyyedir.»
�
Eski rejimin son günü idi. Bunu bilenler az, bilmiyenler çokÂtu. Bilenler kaygılı bir rahat içinde idiler. Rahat, çünkü mesele kökünden kesilip atılacaktı. Kaygılı, çünkü, kimbilir kaç yıl için, sadece Mustafa Kemal'in ömrüne baÄŸlı bir yabancı rejime giriÂyorduk. Halkı bu rejime ısındırabilecek tek ÅŸey, Mustafa Kemal'Âin baÅŸta bulunmasına alışkanlıktan ibaretti. Acaba Mustafa KeÂmal, Meclisin içinde muhafaza ettiÄŸi halk adamlığı karakterinÂden uzaklaÅŸacak mıydı? Çankaya ihtilâl karargâhı olmaktan çıÂkıp, yeni bir saray havasının itici merasim soÄŸukluÄŸu içinde, yaklaşılmaz, görüşülmez, kaynaşılmaz bir diktatörün saltanat-kâri uzleti mi olacaktı? Kartal yuvası bozulacak mıydı? Hepimiz bir ucundan bu şüpheye tutulmuÅŸtuk. Mabeyni ve kuranası ile aramızdan ayrılıp giden Cumhurreisinde, inkılâpçıyı kaybetÂmekten korkuyorduk.
Bilmiyenler, bütün günü, ateÅŸli bir hastalığın sayıklatıcı nöÂbetleri içinde geçirdiler. Bir Meclis hükümeti kurmak imkânı kalmamıştı. Mustafa Kemal'in arkadaÅŸlık edebileceÄŸi her ÅŸahÂsiyet, baÅŸvekillik veya vekillik tekliflerine:Â
Hayır! cevabını veriyordu.
Nihayet 29 ekim 1923 pazartesi günü Halk Fırkası grupu, grup idare heyeti baÅŸkanı Ali Fethi Bey'in (Okyar) baÅŸkanlıÂğında saat onda toplanmış, yeni kabine üzerinde gene çetin tartışmalar baÅŸlamıştı. İdare heyeti, bir adaylar listesi hazırlaÂmıştı. Listede iktisat vekilliÄŸine aday gösterilen Celâl Bey (Bayar) söz almış, « Bu listede görülenler, çekilenlerden daha kuvvetli deÄŸildir. Mecliste ben kendimi iktisat vekilliÄŸine lâyık görmüyorum» dedi. Öğleden sonra tartışmalar çok sertleÅŸmiÅŸti. Sonra Kemalettin Sami PaÅŸa'nın verdiÄŸi takrir, oya konmuÅŸtu. Bu takrire göre «umumî reis Mustafa Kemal PaÅŸa buhrana çare bulması için davet edilmeli» idi. Mustafa Kemal Çankaya'da bu kararı bekliyordu. O gün de diÅŸi sancıyordu. Toplantı salonuna girince hemen kürsüye çıkmış:
« Bana bir saat müsaade ediniz. Bulacağım hal tarzını arzederim, demişti.
Küçük reis odasına çekilerek orada Meclis arkadaşları ile son görüşmelerini yaptı. Ve yeniden toplantı salonuna gelerek, kuru ve kısa bir nutuktan sonra, hep bildiğimiz takririni reise uzattı.
Muhalifler, devlet ÅŸekli meselesini bırakalım, önce hüküÂmet iÅŸini halledelim, veya, biz TeÅŸkilât-ı Esasiye Kanununu tâdil edebilir miyiz, gibi geciktirici tedbirler üzerinde tartışma açılÂmasına çalıştılar. Tarihçi Abdurrahman Åžeref Bey: «DoÄŸan çoÂcuÄŸun admı koymaktan baÅŸka ne yapıyoruz?» diyordu. 23 NiÂsan 1920'den beri memleketi, sadece adı konmıyan cumhuriyet rejimi ile idare etmiyor muyduk?
Fırka toplantısındaki görüşmeler hayli uzun sürdü. Akşama doğru, Grup toplantısı, Meclis toplantısına çevrilerek, ikinci Millet Meclisinin milletvekilleri saat sekizbuçukta Teşkilât-ı Esasiye Kanunundaki tâdilleri kabul ettiler ve Mustafa Kemal'i Türkiye'nin ilk Cumhurreisi seçtiler.
Cumhuriyet teklifi oya sunulurken yanımda bulunan rahÂmetli ve eski valilerden, bir aralık Osmanlı Dahiliye Nazırı HaÂzım Bey'i hatırlıyorum. « Birinci maddeyi kabul edenler?». İki elini kaldırıyor ve yarı sesle : «Aman Allah!» diyordu. İki defa daha tekrarlaması üzerine : « Beyefendi niçin aman AlÂlah?» diye sordum. « Min küllillvücuh, yavrum, min küllil-vücuh!» demiÅŸti. Oy, sanki yüreÄŸinin içinden tırnakla sökülüÂyordu.
|