Üye Girişi

Resim Galerisi

KEMALİST DEVRİM E-DERGİ YAYINDA...


DERGİ İÇİN TIKLAYIN dergi.kemalistdevrim.org

E-posta Zinciri


Kendini Ekle KemalistDevrim
Grubu Goruntule

Sosyal aÄŸlar

Facebook'ta paylaÅŸ

Facebook Grubumuz

Çevrimiçi Üyeler

Yok
Devrimler Yazdır E-posta
Yazar Yönetici   
Çarşamba, 28 Ekim 2009 14:55

 Falih Frıfkı ATAY  ÇANKAYA 

 (Yazı orjinalden alınmadır o yüzden yazıldığı dönemin dilinin gösterdiği özelliklere dokunmadan yayınlıyoruz)

Gerçek bir ihtilâlci karşısındayız. O sonuna kadar her şeyi göze almıştır. Kimseye ne yapacağını da söylemez. Çankaya te­pesinde kendisinden her şey beklenebilecek esrarlı bir tâli kuv­veti bağlamıştır. Muhalifleri ise, işlerin «kendiliğinden» diledik­leri gibi gelişmesini gizli gizli ve hiçbiri ortaya atılmayarak ha­zırlamaktan başka bir şey yapamamaktadırlar.

Mustafa Kemal bir ayaklanmadan korkmaz. Ordudaki zafer arkadaşlarına ve halk arasındaki mistik nüfuzuna güvenmek­tedir. Komutanına ve subaylarına tamamiyle bel bağladığı mu­hafız kıtası vardır. Çankaya, Türkiye'de tutunabilecek tek tepe olsa, bu muhafız kıtası ile ihtilâli o tepede savunacak ve oradan tekrar bütün memleketi etrafına toplıyacaktır. Bu, son silâhtır. Hiçbir zaman kullanmayacaktır. Fakat o türlü bir karar ve irade ile, Meclis koridorlarının kulaktan kulağa fısıltı ve küçük ter­tip taktikleri boy ölçüşemez.

 

DEVRİMLER

Gerçekte değişen ne idi? Hiçbir şey, veya pek az  şey... Pa­dişahlık kalkmıştır ama, «bil-irs-ü velistihkak» Vahideddin'in yerine geçen Abdülmecit Halifedir ve Dolmabahçe saraymda oturmaktadır. Müslümanlıkta din ile dünyanın birbirinden ayrılmıyacağını iddia eden hocalar, Halifenin Padişah da olması lâzım geldiği fikrinden caymamışlardır. Muhafazakâr Osmanlı ve sağ eğilimli Türkçüler de, hâlâ meşrutiyetçidirler. Mustafa Kemal hilâfeti padişahlıktan ayırmakla ve devlet merkezini An­kara'ya nakletmekle bütün hüküm ve nüfuzu kendi şahsında toplamak isteyen bir zorlama yapmıştır. Fakat Meclis, eski Mec­listir. Hükümet başkanını ve üyelerini ayrı ayrı o seçer. Mus­tafa Kemal de, nihayet, bu Meclisin reisidir. Bir gün meşruti hükümdarlığa dönmek için, bu sistem olduğu gibi kalmalıdır. «Gün doğmadan meşîme-i şebden neler doğar?» Mustafa Ke­mal yarın ölebilir. Öldürülebilir. İtibarını kaybedebilir. Büyük gazeteler İstanbul'da çıkmaktadırlar ve halk efkârını bu güzel «ihtimal» e hazırlamaktadırlar.

Mecliste hiç kimse Cumhuriyet kelimesinin ağıza alınması­nı istemez. Mustafa Kemal, İsmet Paşa ve fikirdaşları ise, sık sık, rejimdeki bu «gayr-i tabiîliğin» çabuk nihayet bulması ge­rektiğini ileri sürmektedirler. Yabancılara göre Türkiye'de dev­let şekli askıdadır. Bir gün kapalı bir grup konuşmasmda İs­met Paşa, yabancıların devlet şekli üzerindeki bu şüphelerini Milletvekillerine anlatmıştı.

Bir gün de Mustafa Kemal, galiba Avusturya'lı bir gazeteci ile görüştüğü sırada «Cumhuriyet» kelimesini ağzından kaçır­ması üzerine Meclisin ve İstanbul gazetecilerinin yüreği oyna­mıştır. Meclis Reisinin küçük odasına koşuşan bir takım Millet­vekilleri Mustafa Kemal'in bu «dil sürçünü» düzeltmesini iste­mişlerdir. Başlarında Hamdullah Suphi'yi (Tanrıöver) görmek hayli tuhaftı. Yine bu küçük odada geçen konuşmayı 11 Ey­lül 1923 tarihli notlarım arasında saklamışım. Konuşmanın re­jim meselesine değinen kısmını buraya alıyorum: «Divandan sonra, saat yarımda, reis vekili Sabri Bey (rah­metli Sabri Toprak) ve bir iki arkadaşla yemeğe çıkıyorduk. Meclisin iç kapısından bahçeye ineceğimiz sırada, Mustafa Ke­mal Paşa'nın hademeye pabuçlarını sildirdiğini görünce dur­duk. Gözünde kendini bir tuhaf değiştiren, olduğundan daha zayıf ve yaşlı gösteren kenarı kapaklı toz gözlüğü vardı. Parti toplantısının kaçta olduğunu sordu. Üçte idi:

« Bana birde olduğunu söylediler, onun için erken gel­dim, dedi.

«Odasına giderken bizi de çağırdı. Milletvekili olmakla be­raber hâlâ yaverliğini yapan eski subaylardan biri, parti tüzü­ğünün son şeklini getirdi. Tüzük bugün bütün milletvekilleri tarafından birer birer imzalanacaktı.

«Biraz sonra cebinden tüzüğün bir nüshasını çıkardı: Sahife açığma yazdığı Fransızca bir cümleyi okudu. Bur Fransız Cum­huriyetinin «bir gayr-i kabil-i tecezzi» olduğunu söyliyen cüm­le idi:

« Dün akşam Fransız ihtilâl tarihini gözden geçirdiğim vakit not etmiştim, dedi ve sildi.

«Bir sualim üzerine Kanun-u esasi tadilleri meselesine geç­tik. Biraz önce içeriye giren Yunus Nadi de aramızda idi.

«Gazi dedi ki:

« Cumhuriyet ne demektir? Kamusa baktım, «chose pub-Iique» kelimeleriyle tercüme edilmiştir. Bizde mânası ne olmalı?

«Gazi'nin, sözü hangi konu üstüne getirmek istediği belli idi. Kanun-u esaside yeni hükümet şeklini açıkça göstermek sırası geldiğini söyliyen Sabri Bey :

« Mesele bugünkü vaziyetin ifade edilmesinden ibarettir, dedi.

«Gazi: « Ben projeyi gördüm. Çok eksik yerleri var. Bu hafta kendim uğraşacağım. Sonra bazı arkadaşlarla hususî mü­zakerede bulunuruz ve fırkaya getiririz, dedi.

«Yunus Nadi: «Bunu en kuvvetli zamanımızda yapmalıyız.

«Gazi, kalemini masaya vurarak: 

  En kuvvetli zamanımız bugündür, dedi.

«Sonra yeni Kanun-u Esasi'nin kendi niyetine göre ilk mad­desini okudu: «Türkiye Cumhuriyet usulü ile idare olunur bir halk davetlidir.»

«Nihayet yakında cumhuriyetin ilân olunacağını Mecliste Mustafa Kemal Paşa'nın ağzından işitiyorduk.

Haber ağızdan ağıza yayılarak, Mecliste herkes şüpheden kurtulacaktı. Aca­ba, böyle bir havadisi ölüm haberi gibi bekliyenler harekete geçecek miydi?

«Aramızdan biri sordu:

« Reis-i-Cumhur olduktan sonra gene Halk Fırkasının reisi kalacak mısınız?

«Gazi gülümsiyerek: « Aramızda, öyle...» dedi.

«Reis-i-Cumhurluk müddeti üzerine konuştuk. Onun fikrince Reis-i-Cumhur Büyük Millet Meclisinin de reisidir. Dört se­ne, yedi sene bahisleri geçti. Bir gayretkeş:

« Kayd-ı-hayat şartiyle de olabilir, dedi.

«Gazi sert bir tavırla bunu reddetti.

«Bir arkadaş fesih hakkı meselesini açtı: 

   Gerçi şimdiki meclis için düşünülecek bir şey yok. Sizin hükümetleriniz daima ekseriyet bulabilir. Fakat fırkalar çoğa­lınca hükûmetsizlik tehlikeleri de başgösterebilir, buna ne çare düşünüyorsunuz?

« Millet Meclisi kendi kendini feshedebilir.

«Bu cevap emniyet verecek gibi değildi. Arkadaşların orta­ya sürdüğü fikirler şöyle hülâsa olunabilir: Cumhuriyeti Fransa'daki şekli ile almak arzusunda olanlar, bu hakkı Reis-i Cumhura ve hükümete bırakmak teklifinde bulundular. Eski İttihat­çı Sabri Bey fesih hakkının meşrutiyet devrinde iki defa kötü­ye kullanıldığını hatırlatarak, ihtiyatlı olmayı tavsiye etti. Bir arkadaş, acaba fesih hakkı şartlarını son derece kayıtlamak, meselâ, Reis-i Cumhur ve hükümetin, bu hakkı ancak fırkalar arasmdaki nisbetsizlik anarşiye vardığı zaman kullanması da­ha doğru değil midir? dedi.

«Gazi: «Millete müracaat eder, referandum yaparız» ce­vabını verdi.

«Arkadaşlar bu usulün karışıklığını ve sebep olabileceği buhranları öne sürdüler. Münakaşaya gene kendisinin bulduğu şöyle bir formül üstünde karar kıldı: «Reis-i-Cumhur ve hükü­met, Millet Meclisi ifayı vazife imkânsızlığında kaldığı vakit yeni intihabat icra ettirmek hakkını haizdir.»

�

10 eylül'den 29 ekim'e kadar kırk dokuz gün var. Yukarı­daki notu buraya alışımın sebebi, Cumhuriyet meselesinin so­nuna kadar bir sır olarak saklanıp, bir gece, top sesleri ile an sızın ortaya çıkmış olmadığını anlatmaktır. Ankara'da ve İs­tanbul'da düşünebilen, görebilen ve duyabilen herkes biliyordu ki, hiç bir yerde benzeri olmayan o rejim öyle gidemez. Bir şey olacağı, bir şey hazırlandığı belli idi. Devlet şeklinin Cumhuri­yet ve Mustafa Kemal'in Cumhurreisi olmasmı istemiyenler, halk efkârını kendileri ile beraber sürükleyeceklerine inanmak­ta idiler ve bu inanışlarında haklı idiler. Eski Türkiye'de «Cum­huriyet» sözü «Şapka» sözü kadar kötü ve korkulu idi. Yobaz lûgatındaki mânası ile «gâvurluk» mahiyetinde idi. Gerçi Tan­zimat'tan sonraki edebiyatta ilk Halifeler rejiminin Cumhuriyet demek olduğu gibi bir iki fıkraya tesadüf olunabilir. Fakat eski Türkiye'de hiçbir zaman Cumhuriyetçilik diye bir fikir akımı olmamıştır. Olmasına da imkân yoktu. Bir Osmanlıya Cumhu­riyetçi demek, o zaman için «gâvur» demek, bugün için «komü­nist» demek gibi bir şeydi. Öyle ise Cumhuriyet, Millet Meclisi­nin bir toplanışta vereceği karar ile «emr-i vâki» olmamalı idi. Mecliste ve gazetelerde tartışmaya konulmalı idi. Ayrıca mille­tin oyu alınmak gibi tekliflere fırsat verilmeli idi. Muhafazakâr­lar böyle bir devrimi «millete istetmemenin» ne kadar kolay olduğunu bilmekte idiler. Ama halk, her tarafta, medrese mu­taassıplarının ve mürteci derebeylerin katî otoritesi altmda ol­duğundan Mustafa Kemal de hasımlarının elindeki bu kolaylı­ğın farkında idi.

O sıralarda Mustafa Kemal'e halife olmak teşvikleri dahi yapılmıştır. Bu teklifi, Hindistan'dan Antalya milletvekili Rasib Hoca da getirdi idi. Kendi kendime hanedanın bütün itibarını kaybederek, bir düşman zırhlısının güvertesinde intihar etmiş olduğu o devirde, Mustafa Kemal'in yerine Enver'i koyarım. İran'da Rıza Şah ne yaptıysa, onun da öyle yapacağı bana pek yakın bir ihtimal gibi görünür.

1923 yılının o haftalarında Büyük Millet Meclisinde Cumhu­riyetçilik akımı var mıydı? Hayır! Mustafa Kemal ne yapsa ona itirazsız razı olacaklar dahi, içlerinden: « Keşke bunu yap­masa...» diyorlardı. Mustafa Kemal o mecliste fikir tartışmaları ile tabiî bir «ekseriyet» elde edemezdi. İnce politika taktikleri ile bir «teslimiyet» havası yaratmalı idi.

Ya vekil seçilmek, ya, yüksek Meclis ve hükümet kadrosu­na Mustafa Kemal'i firenliyeceği sanılan şahsiyetleri getirmek için el altmdan bir hizip kaynaşması vardı. Mustafa Kemal bu kaynaşmayı, ancak kendi hakemliği ile içinden çıkılabilecek bir buhrana doğru sürükletti. Meclisteki bazı seçimleri kendi aleyhine bir hareket sayarak bu oyuna gelmiyeceğini gösterir bir tavır takındı. Kimsede Mustafa Kemal ile açık bir savaşa giriş­mek niyeti olmadığı için, onun bu tavrı gerçekten bir anarşiye doğru gidildiği duygusunu yaydı. Eski arkadaşı Başvekil Fethi , Bey, bu «kuvvetli bir hükümete ihtiyaç olduğu» havası içinde istifasını verdi. Mecliste birçok listeler meydana geldi. Fakat bu listelerde şahsiyet denebilecek olanlar, Mustafa Kemal'den ayrılamazlardı. Ne onlarsız bir hükümet yapmak, ne de, Mus­tafa Kemal kendilerine seçilmeyi reddetmek tavsiyesinde bu­lunduğu için, onlarla bir hükümet kurmak ihtimali vardı. Öyle bir «hal ve şart» doğdu ki, ya Mustafa Kemal'i düşürmek, ya­hut onunla birlikte yürümek yollarından birini tutmak lâzım geldi. Düşürmek mümkün olsa, bu fikir etrafında bir hayli in­san toplamak imkânı da yok değildi. Fakat düşürmek mümkün değildi.

Gerçek bir ihtilâlci karşısındayız. O sonuna kadar her şeyi göze almıştır. Kimseye ne yapacağını da söylemez. Çankaya te­pesinde kendisinden her şey beklenebilecek esrarlı bir tâli kuv­veti bağlamıştır. Muhalifleri ise, işlerin «kendiliğinden» diledik­leri gibi gelişmesini gizli gizli ve hiçbiri ortaya atılmayarak ha­zırlamaktan başka bir şey yapamamaktadırlar.

Mustafa Kemal bir ayaklanmadan korkmaz. Ordudaki zafer arkadaşlarına ve halk arasındaki mistik nüfuzuna güvenmek­tedir. Komutanına ve subaylarına tamamiyle bel bağladığı mu­hafız kıtası vardır. Çankaya, Türkiye�de tutunabilecek tek tepe olsa, bu muhafız kıtası ile ihtilâli o tepede savunacak ve oradan tekrar bütün memleketi etrafına toplıyacaktır. Bu, son silâhtır. Hiçbir zaman kullanmayacaktır. Fakat o türlü bir karar ve irade ile, Meclis koridorlarının kulaktan kulağa fısıltı ve küçük ter­tip taktikleri boy ölçüşemez.

Nihayet 1923 ekim'inin son günleri gelip çatar, 28'i 29'a bağ­layan gece, Mustafa Kemal'in sofrasında bir toplantı olmuştur. Ertesi gün Meclisten gelecekler, « İşin içinden çıkamıyoruz. Böyle zamanlarda liderler vazifeden kaçmamalıdırlar, buhra­nın halledilmesi için Meclise yardım etmelisiniz,» diyeceklerdir. Mustafa Kemal de kısaca devlet şeklinin Cumhuriyet olmasın­dan başka çare olmadığını söyleyecektir. Şüphesiz onu Cumhurreisi yapacaklar. Rejim kanunu, hükümete de artık normal kabine mahiyeti verecektir. O gece yemekte bulunanların çoğu, asker milletvekilleri idi. Aralarında Hariciye vekili îsmet Paşa da vardı. Mustafa Kemal, sabaha doğru ocak 1921 tarihli ana­yasanın birinci maddesinin sonuna şu fıkranın eklenmesine karar verdiler: «Türkiye devletinin şekli, Hükümet-i Cumhuriyyedir.»

�

Eski rejimin son günü idi. Bunu bilenler az, bilmiyenler çok­tu. Bilenler kaygılı bir rahat içinde idiler. Rahat, çünkü mesele kökünden kesilip atılacaktı. Kaygılı, çünkü, kimbilir kaç yıl için, sadece Mustafa Kemal'in ömrüne bağlı bir yabancı rejime giri­yorduk. Halkı bu rejime ısındırabilecek tek şey, Mustafa Kemal'­in başta bulunmasına alışkanlıktan ibaretti. Acaba Mustafa Ke­mal, Meclisin içinde muhafaza ettiği halk adamlığı karakterin­den uzaklaşacak mıydı? Çankaya ihtilâl karargâhı olmaktan çı­kıp, yeni bir saray havasının itici merasim soğukluğu içinde, yaklaşılmaz, görüşülmez, kaynaşılmaz bir diktatörün saltanat-kâri uzleti mi olacaktı? Kartal yuvası bozulacak mıydı? Hepimiz bir ucundan bu şüpheye tutulmuştuk. Mabeyni ve kuranası ile aramızdan ayrılıp giden Cumhurreisinde, inkılâpçıyı kaybet­mekten korkuyorduk.

Bilmiyenler, bütün günü, ateşli bir hastalığın sayıklatıcı nö­betleri içinde geçirdiler. Bir Meclis hükümeti kurmak imkânı kalmamıştı. Mustafa Kemal'in arkadaşlık edebileceği her şah­siyet, başvekillik veya vekillik tekliflerine: 

Hayır! cevabını veriyordu.

Nihayet 29 ekim 1923 pazartesi günü Halk Fırkası grupu, grup idare heyeti başkanı Ali Fethi Bey'in (Okyar) başkanlı­ğında saat onda toplanmış, yeni kabine üzerinde gene çetin tartışmalar başlamıştı. İdare heyeti, bir adaylar listesi hazırla­mıştı. Listede iktisat vekilliğine aday gösterilen Celâl Bey (Bayar) söz almış, « Bu listede görülenler, çekilenlerden daha kuvvetli değildir. Mecliste ben kendimi iktisat vekilliğine lâyık görmüyorum» dedi. Öğleden sonra tartışmalar çok sertleşmişti. Sonra Kemalettin Sami Paşa'nın verdiği takrir, oya konmuştu. Bu takrire göre «umumî reis Mustafa Kemal Paşa buhrana çare bulması için davet edilmeli» idi. Mustafa Kemal Çankaya'da bu kararı bekliyordu. O gün de dişi sancıyordu. Toplantı salonuna girince hemen kürsüye çıkmış:

« Bana bir saat müsaade ediniz. Bulacağım hal tarzını arzederim, demişti.

Küçük reis odasına çekilerek orada Meclis arkadaşları ile son görüşmelerini yaptı. Ve yeniden toplantı salonuna gelerek, kuru ve kısa bir nutuktan sonra, hep bildiğimiz takririni reise uzattı.

Muhalifler, devlet şekli meselesini bırakalım, önce hükü­met işini halledelim, veya, biz Teşkilât-ı Esasiye Kanununu tâdil edebilir miyiz, gibi geciktirici tedbirler üzerinde tartışma açıl­masına çalıştılar. Tarihçi Abdurrahman Şeref Bey: «Doğan ço­cuğun admı koymaktan başka ne yapıyoruz?» diyordu. 23 Ni­san 1920'den beri memleketi, sadece adı konmıyan cumhuriyet rejimi ile idare etmiyor muyduk?

Fırka toplantısındaki görüşmeler hayli uzun sürdü. Akşama doğru, Grup toplantısı, Meclis toplantısına çevrilerek, ikinci Millet Meclisinin milletvekilleri saat sekizbuçukta Teşkilât-ı Esasiye Kanunundaki tâdilleri kabul ettiler ve Mustafa Kemal'i Türkiye'nin ilk Cumhurreisi seçtiler.

Cumhuriyet teklifi oya sunulurken yanımda bulunan rah­metli ve eski valilerden, bir aralık Osmanlı Dahiliye Nazırı Ha­zım Bey'i hatırlıyorum. « Birinci maddeyi kabul edenler?». İki elini kaldırıyor ve yarı sesle : «Aman Allah!» diyordu. İki defa daha tekrarlaması üzerine : « Beyefendi niçin aman Al­lah?» diye sordum. « Min küllillvücuh, yavrum, min küllil-vücuh!» demişti. Oy, sanki yüreğinin içinden tırnakla sökülü­yordu.

Çarşamba, 28 Ekim 2009 15:16 tarihinde güncellendi